Rivayet edildiğine göre, yahudi âlimleri Mekke müşriklerinin ileri gelenlerine, «İsrailoğullarının niçin Mısır’a gittiklerini Muhammed’e sorun, bakalım ne cevap verecek» diye telkin etmişler, onlar da sormuş, bunun üzerine bu sûre inmiştir. Nitekim âyette onların bu sorularına işaret edilmektedir.
Hz. Peygamber’den nakledilen bir hadiste belirtildiği gibi Ya’kub (a.s.): «Onu kurdun yemesinden korkarım» şeklindeki bu sözü ile farkında olmadan onlara, tasarladıkları planı nasıl örtbas edecekleri konusunda bir ipucu vermişti. Gerçekten 17. âyette de görüleceği üzere onlar bu ipucundan yararlanmışlardır.
Tefsircilerin birçoğu, âyette geçen «biz Yusuf’a... vahyettik» ifadesine dayanarak Hz. Yusuf’a peygamberliğin daha o zaman verildiğine kanidir. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Yusuf’a kuyuya atıldığı zamanki bu vâdi daha sonra gerçekleşmiş ve ilerideki âyetlerde görüleceği üzere Hz. Yusuf bu tuzaktan kurtulmuş, kardeşlerine de bütün yaptıklarını bildiğini söylemiştir.
Rivayet edildiğine göre kardeşleri, Yusuf’un gömleğini kana bulayıp babalarına getirdiklerinde, acı haberi alan Ya’kub (a.s.), feryada başladı, onun gömleğini istedi. Onu yüzüne sürüp ağladı ve dedi ki: «Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!» Buna göre Hz. Ya’kub, onların hilesini sezmişti. Fakat yapılacak bir şey yoktu.
Tefsirlerdeki rivayete göre Hz. Yusuf’u himayesine alan bu zat Mısır’ın maliye bakanı idi. O, Hz. Yusuf’un zekâ ve kabiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde yararlanabileceğini düşünmüştü. Ayrıca son derece sevimli bir çocuk olan Hz. Yusuf’u evlât edinebileceklerini söylemişti. Çünkü çocukları yoktu.
Hz. Yusuf büyümüş, gelişmiş ve görkemli bir genç olmuştu. Onun bu hali, yaşadığı evin hanımında kendisine karşı farklı duyguların belirmesine sebep olmuş ve kadın Hz. Yusuf’a gayri meşru ilişki teklif etmişti.
Tefsircilerin çoğuna göre Hz. Yusuf’un kadına olan bu meyli cinsel bir meyil idi. Fakat bazı tefsirciler peygamberlerin böyle bir meyle kapılmaktan masûn ve münezzeh olduklarını belirterek âyetteki ilgili sözü «O da kadını dövmeye niyet etmişti. Fakat Allah’ın ikazı ile bundan vazgeçti» şeklinde yorumlamışlardır. Her halükârda Hz. Yusuf bu niyet ve meylinden vazgeçmişti.
«Dayanacak yastıklar» diye tercüme edilen «müttekeen» kelimesi, «yemek meclisi» şeklinde de anlaşılabilir. Çünkü onlar müreffeh insanların âdeti olduğu üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bundan ötürü dayanarak yemek yeme yasaklanmıştır. Bu konudaki Câbir hadisi şöyledir: «Allah Resûlü sol elimizle ve arkamıza dayanarak yememizi yasakladı.»
Hz. Yusuf gençlerin bu durumundan istifade ederek onlara tevhid dinini tebliğ etmek istedi. Dolayısıyla onların rüyalarını yorumlamadan önce, kendisinin hak din üzerinde olduğunu, bilgilerinin Allah tarafından öğretildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirerek onları hazırladı ve hak dini onlara tebliğ etti. İşte bu ve bundan sonraki üç âyet bununla ilgilidir.
Bazı tefsircilere göre Hz. Yusuf, Allah’tan başkasından yardım istediği için beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha hapisde kalmaya mahkum oldu. Böylece hapis süresi on iki yıl oldu.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Çeşitli âyet ve hadislerle başkasından yardım isteme meşru kabul edildiğine, hatta yerine göre kâfirden de yardım istenebileceğine göre, Hz. Yusuf’un Allah’tan başkasından da medet umması niçin hoş karşılanmamıştır? Bunun cevabı şudur: Allah, peygamberlerini yarattıkları üzerine seçkin kıldığı gibi işlerin en iyisi, en güzeli ve en evlâsını da onlara yakıştırmıştır. Peygamber için en evlâ olan, darda kaldığı zaman Rabbinden başkasına dayanmaması ve el açmamasıdır.
Yani, bol bol meyve ve sebzelere kavuşacaklar, üzüm, hurma, zeytin ve susam gibi şeyleri sıkarak sularından istifade edeceklerdir. Bu bolluk senesine dair rüyada bir işaret yoktur. Hz. Yusuf bunu sadece bir vahiy ve ilham ile onlara müjdelemiştir.
Kral gördüğü rüyanın yorumunu bir de Hz. Yusuf’tan bizzat dinlemek istedi. O da rüyayı ve yorumunu anlattı. Kral, nasıl tedbir almak gerektiğini sorunca, Hz. Yusuf: «Bolluk yılarında çok ekin ekip ürünü stok etmek gerekir. Böylece kıtlık yıllarında hem kendinizin geçimini sağlarsınız hem de ihracat yaparak hazineye bol döviz kazandırırsınız» dedi. Kral: «Peki bu işi kim yapacak?» diye sorunca, Hz. Yusuf, 55. âyette meâli verilen sözü söyledi.
Bütün Mısır Hz. Yusuf’un idaresine ve tasarrufuna verildi. Kral, kendi selâhiyetlerini dahi kullanmasına müsaade etti.
Hz. Yusuf, tarıma önem verdi. Üretimi artırdı, ihtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Nihayet kıtlık yılları geldi. Bu sefer stok edilmiş olan ürünleri yemeye ve ihraç etmeye başladılar. Her taraftan insanlar gelerek Mısır’dan erzak satın aldılar. Ya’kub (a.s.) da Yusuf’un öz kardeşi Bünyamin hariç, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.
Hz. Ya’kub’un oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesinin sebebi şöyle izah edilir: Oğulları gösterişli idiler, elbiseleri güzeldi. Birinci gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikramı görmüşlerdi. Bu yüzden herkesin hayret dolu bakışları onlara dikilmişti. Beraber girmeleri halinde hepsinin birden başlarına bir hal gelebilirdi.
Rivayet edildiğine göre Hz. Yusuf, kardeşlerine ziyafet verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki: Kardeşim Yusuf sağ olsaydı o da benimle beraber otururdu. Yusuf (a.s.) onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini ikişer ikişer evlere misafir verdi. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Hz. Yusuf dedi ki: Bunun ikincisi yok, o halde bu da benim yanımda kalsın. Böylece Bünyamin onun yanında geceledi. Hz. Yusuf dedi ki: Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabul eder misin? Bünyamin, «Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat seni babam Ya’kub ile annem Rahiyle doğurmadılar. Hz. Yusuf bunu işitince ağladı, kalkıp Bünyâmin’in boynuna sarıldı ve «Ben senin kardeşinim...» dedi.
Ya’kub (a.s.)ın şeriatına göre hırsız yakalanarak çaldığı malın karşılığında mal sahibine bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi. Mısır kanunlarında ise hırsıza sopa vurulur ve çaldığı malın iki misli ödettirilirdi. Hz. Yusuf onlara babalarının şeriatına göre ceza vermek istedi.
Rivayet edildiğine göre Hz. Yusuf’un halası onu çok severdi. Yusuf büyüyünce, babası onu yanında bulundurmak istedi. Halası da Yusuf’un kendi yanında kalmasını istiyordu. Bunun için İbrahim (a.s.)dan kendisine miras kalmış olan kuşağını Yusuf’un beline bağladı. Sonra kaybolduğunu söyledi. Kuşak arandı ve Yusuf’un üzerinde çıktı. Kanun gereği Yusuf’u yanında alıkoydu. İşte Yusuf’un kardeşleri bu duruma işaret etmek istemişlerdir.
Yusuf’un kardeşleri daha önce babalarına karşı yalan söylediklerinden dolayı, bu seferki doğrularına babaları inanmak istemedi. Onlara, «Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş. Yoksa bizim şeriatımızda hırsızın esir olarak yakalanacağını aziz ne bilirdi?» dedi.
Rivayete göre Yusuf (a.s.), kardeşlerine sabah akşam ziyafet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce ona yaptıklarını hatırlayarak sıkılıyorlardı. Ona bir adam göndererek dediler ki: Siz bizi sabah akşam yemeğe davet ediyorsunuz, fakat biz sana karşı yaptıklarımızdan dolayı senden utanıyoruz. Yusuf (a.s.) da, onlara şöyle cevap verdi: Mısırlılar şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözleriyle bakıyorlar ve «Yirmi dirheme satılmış bir köleyi ulaştığı bu mertebeye yükselten Allah’ı tenzîh ederiz» diyorlardı. Şimdi ise sizin sayenizde şeref kazandım. Çünkü benim sizin kardeşiniz ve İbrahim (a.s.) gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.
Bu müjdeci Yehuda idi. «Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum, şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim ve sevincine sebep olayım» diyerek Mısır’dan Ken’an iline kadar yalınayak başaçık yürüdüğü rivayet edilir.
Rivayete göre Hz. Yusuf’la beraber hükümdar ve bütün halk onları karşılamaya çıkmışlar ve saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hz. Ya’kub, Hz. Yusuf ve orada bulunan diğerleri atlarından indiler ve iki peygamber birbirini kucakladılar.
Rivayet olunduğuna göre Hz. Ya’kub Mısır’da oğlunun yanında 24 sene yaşadıktan sonra vefat etti. Önceden yaptığı vasiyet üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshak’ın yanına gömüldü. Hz. Yusuf da babasından sonra 23 yıl daha yaşadı. Onun nâşını da Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömdüler. Mısırlılar onu çok sevdikleri için onun kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hz. Musa onun nâşını bularak babası Ya’kub’un yanına götürüp defnetti.
«Âyet» kelimesi lügatte, alâmet, şaşılacak şey ve cemaat manalarına gelir. Terim olarak, Kur’an-ı Kerim’in kısa veya uzun bir parçası demektir. Burada «âyet» kelimesi alâmet, delil ve ibret veren şey manalarında kullanılmıştır. Yani Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine ve hikmetinin kemâline delâlet eden, gerek insanın kendinde, gerekse dış dünyada, göklerde ve yerde nice delil vardır ki bunlar insanların nazar-ı dikkatlerine sunulmuştur. İnsan oğlunun ilmî, fikrî, felsefî ve teknik hayatı bu olaylarla her zaman karşı karşıyadır. Buna rağmen, bu varlıkları yaratanı düşünmeden, ibret almadan yüz çevirir geçer. Halbuki insan oğlu, bu tabiat olayları üzerinde düşünse, bunlardaki incelikleri ve bunlara hakim olan ilâhî kanunları bulup keşfedecektir, dolayısıyla hem dünyada terakki edecek, hem de ahirette mutlu olacaktır.
Arabistan halkında tek tanrı inancı vardı; ancak çeşitli şekillerde Allah’a ortak koşuyorlardı. Mekkeliler, «Melekler Allah’ın kızlarıdır»; bir kısım müşrikler de, «Tanrı’ya yaklaşmak için putlara tapıyoruz» derlerdi. Hıristiyanlar, «İsa Allah’ın oğludur» derken, yahudiler de «Uzeyr Allah’ın oğludur» diyorlardı. Böylece insanların çoğu Allah’a ortak koşuyorlardı. Âyette bunlara işaret edilmektedir.