Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât fî Garîbi'l Kur'ân eserinde;
Bel Harfi - بَلْ
Söylenene bir şey eklemek için kullanılan bir edattır. İki çeşittir.

بَلْ (aksine)’in bir çeşidi, cümlede, sonrası öncesini nakzeder. Yalnız bazen, kendisinden sonrakinin hükmünü doğrulama, öncekininkini ise iptal etmek amacıyla kullanılır. Bazen de kendisinden öncekinin hükmünü doğrulama, ikincisini ise iptal maksadıyla kullanılır. İkincisini doğrulamak, birincisini ise iptal etmek için kullanıldığı yerlerden biri şu âyettir: إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ اْلأَوَّلِينَ * كَلا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِم مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman eskilerin masalları der. Hayır, aksine kazandıkları, kalplerini karartmıştı (83/Mutaffifin 13-14); yani, iş onların dedikleri gibi değildir, aksine onlar bilmiyorlar. Kalplerinin üzeri perdelendi sözüyle cahilliklerine dikkat çekilmiştir. Hz. İbrahim kıssasındaki sözleri de bu anlamdadır: قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ Kâfirler O’na Ey İbrahim, bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın? dediler. İbrahim dedi ki: Aksine bu işi şu en büyükleri yaptı! Bunu onların kendilerine sorunuz. Tabii ki, eğer konuşabiliyorlarsa (21/Enbiyâ 62-63).

Birincisini doğrulama, ikincisini ise, iptal etme maksadıyla kullanıldığı yerlerden biri de Yüce Allah’ın: فَأَمَّا اْلأَنسَانُ إِذَا مَا ابْتَلاهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ * وَأَمَّا إِذَا مَا ابْتَلاهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَهَانَنِ * كَلاَّ بَلْ لاَ تُكْرِمُونَ اْليَتِيمَ Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman o: Rabbim beni şerefli kıldı, der. Fakat onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: Rabbim bana hor baktı, der. Hayır, aksine siz yetime karşı cömert davranmıyorsunuz (89/Fecr 15-17) sözleridir.

Yani: Onlara malın verilmesi ikramdan; verilmemesi de değersizlikten değildir. Fakat onlar, malı, kullanılması gereken yerde kullanmadıklarından bunu bilemediler. Yüce Allah’ın: ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ * بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ Sad, zikir sahibi, şanlı Kur’ân’a and olsun ki. Aksine inkâr edenler bir gurur ve ayrılık içindedirler (38/Sâd 1-2) sözleri de bunun gibidir.

Zikir sahibi Kur’ân sözüyle, Kur’ân’ın öğüt alınacak bir özelliği olduğunu, kâfirlerin O’na kulak vermemesinin, O’nun öğüt alınacak bir özelliği olmadığından değil, onların Hakka karşı büyüklük taslamaları ve Allah ve Resûlüne karşı gelmelerinden kaynaklandığını bildirmektedir. Yüce Allah’ın: ق وَالْقُرْآنِ الْمَجِيدِ * بَلْ عَجِبُوا Kaf ve Şerefli Kur’ân’a andolsun!: Aksine, kâfirler şaştılar (50/Kâf 1-2) sözleri de bu anlamdadır. Yani: Onların Kur’ân’a imandan kaçmaları, Kur’ân’ın Yüce olmayışından değildir; aksine onların cahilliklerindendir.

بَلْ عَجِبُوا Aksine hayret ettiler sözüyle onların cahilliklerine dikkat çekmiştir. Çünkü: Bir şeye hayret etmek, onun sebebini bilmemeyi gerektirir. Yüce Allah’ın: مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ * الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَك *َ فِي أَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ * كََلاََّ بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدِّينِ Ey insan, seni engin kerem sahibi Rabbine karşı aldatan nedir? O, seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılandır, aksine siz Dîni yalan sayıyorsunuz (82/İnfitâr 6-9), sözü de bu konuyla ilgilidir. Sanki şöyle denmiştir: Ortada Yüce Allah’ın onları aldatmasını gerektirecek bir şey yoktur. Aksine, onları yaptıklarına sürükleyen şey, yalanlamalarıdır.

بَلْ (aksine)’in ikinci türü ise, birinci hükmü açıklayan, بَلْ ’den sonrasının ise, ona ilave edilmek istenmesidir. Yüce Allah’ın: بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلاَمٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ Dediler ki; Hayır, Muhammed’in söyledikleri birtakım karmaşık, birbirinden kopuk hayallerdir. Hayır, bu sözler O’nun uydurmasıdır. Hayır, O bir şairdir (21/Enbiya 5) sözü gibi.

Yüce Allah,بَلْ افْتَرَاهُ sözüyle onların kendilerine gelen vahyin uydurulmuş bir iftira olduğunu söylediklerine, onu getirenin de bir iftira olarak bunu yaptığını iddia ettikleirne, bununla da yetinmeyerek onun çok yalancı olduğunu iddia ettiklerine dikkat çekmektedir. Çünkü; Kur’ân’da şair, doğası gereği yalancı olan bir kişiden ibarettir.

Yüce Allah’ın: لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِين لاَ يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلاَ عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلاَ هُمْ يُنصَرُونَ * بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ Kâfirler, cehennem ateşini yüzlerinden ve sırtlarından savamayacakları ve hiç kimseden yardım göremeyecekleri anın dehşetini eğer bilseler, böyle yapmazlardı! Aksine o tehdit, apansız bir şekilde karşılarına çıkıverir de şaşkınlıktan donakalırlar (21/Enbiyâ 39-40) sözü de bu anlamdadır. Yani: Eğer onlar, birincisinden daha fazla ve ondan daha büyük olan kıyametin birden bire geleceğini bilselerdi.

Kur’ân’da geçen tüm بَلْ kelimeleri, bazılarında daha ince bir nitelik söz konusu olsa da, bu iki anlamın dışına çıkmaz.