Muhammed Esed Meali
A’râf Suresi 40. Ayet Açıklaması


31 İbni ‘Abbâs’a göre (Râzî’nin kaydettiği kadarıyla), bu mecaz, Allah’ın böyle günahkarların iyi eylemlerinden hiç birini kabul etmeyeceği gibi, onların sonradan yalvarıp yakarmalarını da kabul etmeyeceğini ifade etmektedir.

32 Lafzen, “halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hattâ)”; Bu söz bir imkansızlığı dile getirdiğine göre, burada hattâ sözcüğünün işlevini, sözün gelişine bağlı olarak, “...den daha kolay” şeklinde karşılamak daha uygun gözüküyor. Cümlede geçen cemel sözcüğüne gelince, bunun, bu anlam örgüsü içinde “deve” olarak tercüme edilmesi, hiç şüphe yok ki yanlış olur. Zemahşerî’nin belirttiği (ve Râzî dahil diğer klasik müfessirlerin de teyid ettiği) gibi, İbni ‘Abbâs, sözcüğü, “kalın urgan” ya da “halat” anlamına gelen cummel şeklinde telaffuz ederdi; aynı kıraat Ali b. Ebî Tâlib’e de atfedilmektedir (Tâcu’l ‘Arûs). Belirtmek gerekir ki, sözcüğün, cumel, cuml, cumul ve nihayet Kur’an’ın genel kabul gören kıraatinde de yer alan cemel şeklinde değişik lehçesel (dialectial) telaffuzları dahî vardır. Bunların hepsi de “kalın, bükümlü urgan” anlamına gelmektedir (Cevherî) ve bu anlamda hepsi Hz. Peygamber’in Sahâbîleri ve onların erken-ardılları (tâbi‘ûn) tarafından kullanılmıştır. Keza Zemahşerî, İbni ‘Abbâs’dan nakille, Allah’ın “iğnenin deliğinden geçen deve” biçiminde münasebetsiz bir mecaz irad etmiş olamayacağını kaydetmektedir ki bununla, deve ile iğnenin deliği arasında hiçbir anlamlı ilginin bulunmadığı ama beri yandan iğne ile halat arasında (bu halat, mecazın amacına uygun olarak, sadece son derece kalın yani, iğne deliğinden geçmesi muhal bir ipi ifadeye yaradığına göre) belirli ve anlamlı bir ilginin pekala bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Bunun içindir ki, bu bağlam içinde cemel sözcüğünün karşılığını “deve” olarak değil de “halat” olarak düşünmek her bakımdan daha uygundur. Her ne kadar, Sinoptik İnciller’in Yunanca nüshalarında yer alan benzer bir ifadede sözcük “deve” olarak geçiyor ise de (Matta xix, 24; Markos x, 25 ve Luka xviii, 25) bu durum bizim tartışmamızı pek etkilemez. Çünkü hatırlanmalıdır ki, İncil, ilk olarak Ârâmîce (Hz. İsa zamanında Filistin’de konuşulan dil) tedvîn edilmiştir ve bu Ârâmîce metinler de şimdi kaybedilmiş bulunmaktadır. İhtimalden de öteye geçerek denebilir ki, Ârâmîce yazısında sesli harflere karşılık gelen işaretlerin mutad olarak bulunmaması yüzünden, Grek mütercim sözcüğün yazılışındaki g-m-l sessizlerinin (ki Arapça’da bu, c-m-l’ye denk geliyor) telaffuzunu yanlış değerlendirmiş ve sözcüğü böylece “deve” anlamına gelen okunuşuyla aktarmıştır: O günden bu yana pek çok Müslümanın yaptığı gibi, bütün gayrimüslim şarkiyatçıların Kur’an’ın bu ayeti üzerinde de tekrarlayageldikleri bir yanlışlıktır bu.