|
TANRI
BUYRUĞU
YADA BİR TAHRİFİN ANATOMİSİ
HAZIRLAYAN
İLHAMİ KARABULUT , ANKARA , 2001
GİRİŞ
Bu bölümde merhum Ömer Rıza Doğrul ve eseri, Tanrı Buyruğu hakkında kısa
bir bilgi verip, vefatından sonra hazırlanan dördüncü baskıda (1980),
eserin orijinaline yapılan, bizim “tahrif” diye nitelendirdiğimiz
müdahalelerin gerekçelerine değineceğiz.
Ömer Rıza Doğrul (1893-1952) aslen Burdur’lu olup Mısır’a yerleşmiş bir
ailenin çocuğu olarak 1893 yılında Kahire’de doğdu. Eğitimini Ezher’de
tamamlayıp Mısır’da gazeteciliğe başladı, 1915’te İstanbul’a gitti;
Tasvir-i Efkar’da yayınlanan yazılarıyla Türk basın hayatına girdi. Daha
sonra Mehmet Akif Ersoy’un kızı Cemile Hanımla evlendi. 1925’te Vakit
gazetesinde yazdığı yazılar dolayısıyla tutuklandıysa da (Olgun, 1991,
225) bir müddet sonra serbest bırakıldı.
1947-48 yıllarında Selamet Mecmuası adlı bir dergi çıkardı (Olgun, 1991,
433). Çok partili hayata geçiş sırasında yayımlanan bu önemli dergi;
ilmi-dini araştırmalar, islam dünyasındaki düşünce hareketleri, İslam
klasikleri konuları yanı sıra, din öğretiminin gereğini ortaya koyarak bu
konuda kamuoyu oluşmasına büyük ölçüde katkıda bulundu.
Selamet Mecmuası bir dönem yayın hayatından çekildikten sonra, 1949’da
Yeni Selamet adıyla tekrar neşir hayatına girmiştir. Bu dergide Ömer Rıza
Beyin yanı sıra; Ahmet Hamdi Akseki, Musa Carullah, Rıza Nafiz Taner,
Ahmet Halit Yaşaroğlu gibi yerli yazarlarla birlikte, Ezher rektörü
Mustafa Abdurrazık Paşa, A. Cressy Morrison, Muhammed İkbal, Taha Hüseyin,
Zeki Ali, John Kingley Birge gibi yabancı yazarlar da mecmuanın yazı
kadrosunda yer alan isimlerdi.
Ömer Rıza 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’den Konya milletvekili seçildi.
Ardından onlarca telif ve tercüme eser bırakarak 13 Mart 1952’de
İstanbul’da vefat etti (Uzun, TDV. İ.A, IX, 489-492).
Ömer Rıza Doğrul’un Tanrı Buyruğu: Kur’an-ı Kerim Tercüme ve Tefsiri adlı
eseri; Kur’anın Tertip ve Taksimi, Dinin Esasları, İslamın Ameli Esasları,
Kısası Enbiya, Kur’an Aleyhindeki İsnatların Değeri adlı beş bölümden
oluşan yaklaşık iki yüz sayfalık bir girişten sonra, Hafız Osman hattıyla
yazılmış Kur’an metninin de bulunduğu meal-tefsir bölümüne yer
vermektedir. Meal-tefsir iki cilt şeklinde; sırayla 1943, 1947, 1955
yıllarında Ahmet Halit Kitabevi tarafından İstanbul’da basılmıştır. İlk
iki baskısı müellif hayattayken (1943-1947), Üçüncü baskısı da aslına
sadık kalınarak, müellifin vefatından sonra (1955) basılmıştır.
Ömer Rıza ilk basımın önsözünde, M. Piktall’ın; Kur’an tercümesinin
Kur’an’ın yerini tutamayacağını belirten bir alıntıyı aktarıp, bu
görüşlere tamamen katıldığını; Kur’anın manasını nakle yönelik bir katkıda
bulunmuşsa kendisini bahtiyar addedeceğini belirtir. Ömer Rıza, Kur’an
metnini meallendirdikten sonra, gerekli gördüğü yerlere açıklayıcı
dipnotlar düşerek eserine ‘tefsir’ niteliği kazandırmıştır. Bu tür
çalışmaların hiçbiri elbette hatadan beri olamaz. Eser yazıldığı sıralarda
bazı tenkitlere hedef olmuştur. Bu bağlamda Hasan Basri Çantay’ın, (Hamdi
Akseki’nin kendisine gönderdiği mektuba atfen) sözkonusu tefsirin, Mevlana
Muhammed Ali’nin İngilizce yazdığı tefsirinin bir kopyası olduğuna dair
eleştirilerine; Arapça metne dayanmadan, İngilizceden Türkçeye bir tefsir
çevirisi yapmanın güçlüğünü belirten Akdemir; Ömer Rıza’nın İngilizce
bilmesi hasebiyle söz konusu tefsirden yararlanmış olabileceğini, ancak
aynen aktarım olmadığına dair kanaatlerini belirtmekte fayda görüyoruz
(Akdemir, 1989, 48). Bununla birlikte, üzerinden yarım asırdan fazla bir
zaman geçmesine rağmen, Ömer Rıza Doğrul’un bu meal-tefsiri kendisinden
yararlanılacak eser olma özelliğini hala yitirmemiştir (Akdemir, 1989,
47).
Bu yazıda merhum Ömer Rıza Doğrul’un “Tanrı Buyruğu” adlı eserinin
dördüncü (1980) baskısının, eserin orijinaliyle (1947) ne kadar
ilişkili/ilişkisiz olduğunu göstermeye çalışacağız. Söz konusu dördüncü
baskı Ahmet Muhtar Büyükçınar tarafından 1980’de yapılıp İnkılap ve Aka
Kitapevleri Şirketince İstanbul’da basılmıştır. [Kitabın yayına
hazırladığı yılda (1980), kitabın önsözünden anlaşıldığı kadarıyla Ahmet
Muhtar Büyükçınar, Diyanet İşleri Başkanlığı, Haseki İhtisas Merkezi
Öğretim Üyesidir].
Ancak, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde, Ömer Rıza Doğrul
maddesinin yazarı Mustafa Uzun’un, “Tanrı Buyruğu”nun dördüncü baskısıyla
ilgili yorumunu okuduğumuzda onun da, yazının ilerleyen kısmında ortaya
konacak olan bu tahrifata ortak olduğunu ve söz konusu kitabı, Ahmet
Muhtar Büyükçınar’la birlikte hazırladıklarını kendi ifadesinden öğrenmiş
bulunuyoruz:
“Dili
bakımından devrine kadar yapılan tercüme çalışmaları içinde en
başarılısı olmakla haklı bir ün kazanan eserin, 1980 yılında A. Muhtar
Büyükçınar ve Mustafa Uzun tarafından hazırlanan son baskısında Kur’an-ı
Kerimin metni yer almamış, tercümelerle tefsir mahiyetindeki
dipnotlarda bazı eksiklerle, ilk baskısının yapıldığı yıllardaki
siyasi ve içtimai şartların da etkili olduğu, daha çok akılcı ve maddi
izahlar şeklinde ortaya çıkan hatalı taraflar ve yanıltıcı
yönlendirmeler düzeltilmiştir” (Uzun, TDV. İ.A, IX, 490).
Sayın Uzun’un
yaptığı bu itiraf ve açıklamalara rağmen, eserin dördüncü baskısında
yazılı anlamda yalnız A. Muhtar Büyükçınar’ın adı geçtiği için,
değerlendirmemizi, bu baskının sorumluluğu yalnız ona aitmiş gibi
yapacağız. Ancak yukarıdaki izahlardan dolayı bazen, ‘yazarlar’ diyerek,
Ahmet Muhtar Büyükçınar’la birlikte, Mustafa Uzun’u da böylece anmış
olacağız.
Büyükçınar, dördüncü baskının önsözünde, eserin yayına hazırlanmasında
merhum müellifin “...eser her baskısında gelişip olgunlaşacak...baskısı
yenilendikçe, eksikleri tamamlanacak, kusurları giderilecektir. Eserimizin
bundan sonraki baskıları, bu ilk baskısından çok ileri, daha çok olgun ve
etraflı olacaktır.” şeklindeki sözlerinin, bu baskının hazırlanmasında
esas alındığını belirtip,dördüncü baskısının öncekilerinden farklı yanını
altı maddede özetlemektedir. Konumuzla ilgili dördüncü Maddeyi dipnotuyla
birlikte aynen aktarıyoruz:
“Tefsir ve
izahlarda, okuyucuları ürkütmemesi merhum müellif tarafından
belirtilen (bk. birinci önsöz, madde 8) yeni görüşler ileri
sürüldüğünde,-ki bunlar yazarın da yer yer belirttiği gibi,
çoğunlukla, Hindistanlı yazar Mevlana Muhammed Ali’nin izah ve
görüşleridir.(*)-mukayese imkanı vermek için cumhur-ı müfessirin’in
görüşleri ayrıca belirtilmiştir.
(*)Bu görüşlerin, ”cennet-cehennem, melek-cin, mucize-keramet,
peygamberlik-vahiy vs.” gibi, bir kısım müslüman olmayanlar (bilhassa
batılılar) tarafından kavranılmamış ve çeşitli itirazlara uğramış
belirli meseleleri, sadece maddi olarak izah ettiği görülmektedir.
Müslümanlar için çok farklı, hatta, ürkütücü olan bu izahların,
imandan mahrum, her meseleyi, aklın dar ve katı ölçüleri içinde izaha
ve anlamaya çalışan şartlanmış kafaları ikna için ileri sürüldüğü
söylenebilir.
İşte, belki de bu yüzden, Ö. Rıza Doğrul eserin neşredildiği
senelerde, batılılaşma tesiriyle, bu telakki tarzının memleketimizde
de revaç bulduğunu göz önüne almış, muasır fikirler olarak üzerinde
düşünülmesi için, ürkütücü de olsa yeni görüşler kaydiyle bunları
nakletmek yolunu seçmiştir.
Ancak, bir vazife olarak yapıldığı belirtilen bu nakillerin, Mevlana
Muhammed Ali’nin farklı mezhebi telakkileri ve değişen şartlar
sebebiyle bilahare itibar bulmadığını, hatta, eserin bütününe gölge
düşürdüğünü, aradan geçen uzun zaman göstermiştir.
Bu yüzden tefsir’den ziyade meal olarak haklı bir kıymet kazanmış ve
Türkçemiz’de çığır sayılabilecek bir yol açmış bu eseri lekeleyen
-bazen müfrit- izahların kaldırılması, gerektiğinde ehl-i sünnet
ulemasının görüşlerinin ilavesi bir zaruret olmuştur. Çıkarılan
yerlerin tamamının sadece birkaç sahifeden ibaret olduğunu da
belirtmeliyiz.” (Tanrı Buyruğu, 1980, dördüncü baskının önsözü.)
Şimdi
Büyükçınar’ın da bakmamızı önerdiği, merhum müellifin birinci önsözünün
8’inci maddesini aynen aktarıyorum.(Bu önsöz sadeleştirilerek Büyükçınar
tarafından dördüncü baskıya da konulmuştur.)
“ Kuran’ın
Ayetlerini izah ve tefsir ederken asıl membalara, İslam ulema ve
mütefekkirlerin eserlerine müracaat ve istinat ettik. Bundan başka
muassır şark ve garb ulema ve mütefekkirlerin eserlerine ehemmiyet
verdik. Onun için okuyucularımız eserimizde birçok yeniliklerle
karşılaşacaklardır. Bu yeniliklerin onları ürkütmeyeceğine, bilakis
onları düşündüreceğine kaniiz. Biz bunları nakletmekle vazifemizi
yapmak istedik.” (Tanrı Buyruğu, 1947, İlk Basımın İlksözü.)
Büyükçınar’ın
metne yapacağı, bizim tahrif dediğimiz, müdahaleleri temellendirirken
bizzat merhum müellifin ifadelerini çarpıtarak kullanmasını son derece
yadırgadığımızı belirtmek istiyorum. Müellife atfen “...baskısı
yenilendikçe, eksikleri tamamlanacak, kusurları giderilecektir.”
şeklindeki ifadeye “durumdan vazife çıkarma” edasıyla yaklaşılacaksa; bu
bağlamda yazarın (Büyükçınar’ın) müdahalesini bekleyen binlerce kitabın
bulunduğunu bilmek, bizi ürkütüyor. Merhum Ömer Rıza, sağlığında ikinci
baskıyı (1947) yaparken kitaptaki dipnotları muhafaza etmiş olması,
bunların giderilmesi gereken kusurlar olarak görülmemesi gerektiğine dair
bir işaret olarak algılanamaz mıydı? Merhum müellifin, “...bu yeniliklerin
onları [okuyucuları (İ.K)] ürkütmeyeceğine, bilakis onları düşündüreceğine
kaniiz.” sarih ifadesine rağmen Büyükçınar tarafından takdim-tehir
yapılarak “...üzerinde düşünülmesi için, ürkütücü de olsa yeni görüşler
kaydıyla...” şekline dönüştürülerek bu görüşlerin “ürkütücü” olduğu ve
müellif tarafından onaylanmadığı izlenimi verilmeye çalışılmıştır. Daha da
ileri gidilerek bu görüşler “...eseri lekeleyen -bazen müfrit- izah...”
şekline sokulmuştur. Durum böyle olunca vazife; kendiliğinden ortaya çıkan
meşru (!) bir müdahale haline dönüştürülmüştür. Söz konusu “ürkütücü”,
“bazen müfrit” izahların yerine “ehl-i sünnet ulemasının görüşleri” (Tanrı
Buyruğu, 1980, 297) ilave edilince işin manevi sorumluluğu ortadan
kalkmış, yapılan vazife de “zaruret” haline gelmiş oluyor. Büyükçınar
önsözünde belirttiği “mukayese imkanı vermek için cumhur-ı müfessirin’in
görüşleri ayrıca belirtilmiştir.” İfadesinin “ayrıca belirtme” kısmına
riayet etmediğini üzülerek belirtmek isteriz. Oysa Büyükçınar’dan
beklediğimiz ilmi tutum, merhum müellifin kitabını aynen aktarıp, bunlar
üzerinde tenkitlerini ayrıca belirtmesiydi.
Büyükçınar’ın bir “zaruret” edasıyla “eseri lekeleyen -bazen müfrit-
izahların kaldırılması” vazifesini hakkıyla ifa etmediğini, Mevlana
Muhammed Ali’ye ait (Tanrı Buyruğu, 1980, 367-367) ve ayrıca bazı “müfrit”
(!) izahları (Tanrı Buyruğu, 1980, 74), dikkatli okuyucular tarafından
fark edilebilecek, bazı küçük müdahalelerle kendi dördüncü baskısında da
koruduğunu belirtmeliyiz. Bu durumun asıl metne yapılan, -bizim tahrif
olarak nitelendirdiğimiz- müdahalelerin tutarlılığı hakkında okuyucuya bir
fikir verdiğini sanıyoruz.
Bir tahrif itirafnamesi olan dördüncü baskının önsözünün dipnotunda
“çıkarılan yerlerin tamamının birkaç sahifeden ibaret olduğunu” belirten
Büyükçınar’la, çıkarılan sahife sayısında da anlaşamayacak gibiyiz.
Büyükçınar’ın “birkaç sahife” diye belirttiği, çıkarılan sahife sayısını
“birçok“ diye nitelendirirsek daha çok isabet etmiş oluruz. Bunların
hepsine değinmek bu yazının sınırlarını aşacağından, yazının sonunda
‘tahrif edilen dipnotlar’ ayrıca gösterilecektir.
Yazının bundan sonraki bölümünde, dördüncü baskıda tahrif edilmiş
dipnotlarla kendimizi sınırlayacağız. Karşılaştıracağımız dipnotları, sure
numaralarına göre vereceğiz. Önce surenin adı, ilgili olduğu ayetin
numarasını, sonra dipnotun numarasını, daha sonra da kitaptaki sayfa
numarasını belirteceğiz. Dipnotların ilgili oldukları ayetlerin
numaralarını vermekle birlikte meallerini yazmadık, ancak bu dipnotlarla
ilgili olarak mealin metnine bir müdahale olmuşsa, bunları da göstermeye
çalışacağız. Bazı dipnotların ilgili oldukları ayet numaralarını standart
hale getirdik, bunları ayrıca belirtme ihtiyacı hissetmedik. Ayrıca
kitapta tahrif edilen yorumların, okuyucuya bir şekilde ulaştığını
göstermek amacıyla, merhum müellifin yorumlarıyla paralellik arzeden bazı
tefsir ve görüşlerden de örnekler verilecektir.
Ahmet Muhtar Büyükçınar tarafından hazırlanan, İnkılap ve Aka Kitapevleri
tarafından 1980 yılında basılan, Arabça metni olmayan, bir ciltlik
dördüncü baskı Tanrı Buyruğu, orijinal metinle karşılaştıracağımız tahrif
edilmiş metin olarak incelenecektir. Ömer Rıza Doğrul’un sağlığında, Ahmet
Halit Kitabevinin 1947 yılında İstanbul’da bastırdığı iki ciltlik ikinci
baskı ise orijinal metin olarak esas alınacak ve bu metinden yapılan
alıntılar, dördüncü baskı ile mukayese edildiğinde yapılmış olan tahrifin
boyutlarının kolayca görülmesi açısından koyu (bold) yazılacaktır.
ORİJİNAL METİNDE YAPILAN TAHRİFLERE ÖRNEKLER
ÖRNEK 1: (2/Bakara Suresi, Ayet:177)
“150- Bu ayet
Kur’an’ın en amansız düşmanlarının da takdirini kazananlardandır.
Kur’anı tercüme ve tefsir eden Wherry bu ayeti kerimeden bahsederken
der ki: “Bu ayet Kur’anın en asil ayetlerindendir. Bu ayet, zahiri ve
ameli iyiliğin, dinde esas olduğunu apaçık gösteriyor.” (1980, 51)
“150 – Bu ayet Kur’anın en acımasız düşmanlarının da senasını
kazananlardandır. Kur’anı tercüme ve tefsir eden Wherry bu ayeti
kerimeden bahsederken der ki: “Bu ayet Kur’anın en asil
ayetlerindendir. Bu ayet, zahiri ve ameli iyiliği birbirinden son
derece vazıh bir suretle ayırıyor ve Allah’a iman ile insanlara
iyiliğin, dine esas olduğunu apaçık gösteriyor.”
Ayeti kerime doğu ve batı tarafına dönmenin, sırf zahiri bir iş
olduğunu, bu gösterişte dinin ruhu hakim olmazsa, onların bir fayda
vermeyeceğini anlatıyor.” (1947, I, 63)
Görüldüğü gibi
burada Büyükçınar, merhum Ömer Rıza Doğrul’un ifadelerini müdahale etmekle
kalmıyor, aynı zamanda Doğrul’un nakilde bulunduğu Wherry’nin ifadelerine
de müdahalede bulunma cesareti gösteriyor. Wherry ve Ömer Rıza, ayetin
ifadesi doğrultusunda, zahiri tutumdan çok samimi ahlaki duruşun daha
önemli olduğunu vurgulamalarına rağmen, Büyükçınar’ın ısrarla zevahire
vurgu yapmasını anlamak mümkün değil. Bu tahrif ‘zevahiri/görüntüyü’
kurtarma endişesi içeren bir zihni çabanın ürünü olsa gerektir.
Razi, bu ayetin yorumunda hitabın umumi mi yoksa hususi mi (ehli kitaba
mı) olduğunu tartışarak, hitabın müminleri de içerecek umumilikte olduğunu
belirterek; Cenab-ı Hakk’ın bu hitapla müminleri, ibadet ve taatları tam
yapmaya teşvik ettiğini; böylece iyiliğin(Birr) “yüzümüzü doğuya ve batıya
çevirmemizle olmadığını” aksine iyiliğin ayet-i kerimenin belirttiği
tevhidi-ahlaki hasletleri yerine getirmek olduğunu belirtir (Razi, 1989,
VI, 259-260). Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Dehhak’a göre bu ayetten
maksat “Ey müminler, iyilik yapmak kıblenin çevrilmesinden önce Kudüs’e,
çevrildikten sonra da Kabe’ye doğru namaz kılmak değildir. İyilik(Birr)
şunlardır...” denerek sadece namazın değil bütün farzların eda edilmesi
gerektiğine işaret edilmektedir (Taberi, 1996, I, 408). Esed ise bu ayet
doğrultusunda Kur’an’ın, yalnızca görünür/dış biçimlere uyum sağlamanın,
erdemliliğin (Birr’in) gereklerini yerine getirmek için yeterli olmadığı,
ilkesini vurguladığını belirtir (Esed, 1997, 48).
ÖRNEK 2: (3/Ali İmran Suresi, Ayet: 49)
“33-
Müfessirler bunları Hz. İsa’nın mucizeleri olarak sayarlar” (1980,
95).
“33 – Umumiyetle müfessirler bunları Hazreti İsa’nın mucizeleri olarak
sayarlar: Muasır müfessirlerden Mevlana Muhammmed Ali ise şöyle der:
Burada Hazreti İsa’nın her Peygamber gibi ruhen ölmüş olanları nasıl
dirilttiğine işaret olunuyor. Kur’an Hazreti Muhammedin de ölüleri
dirilttiğini söyler. (8:24) Matta İncili (11:5) de bunlardan
bahsederek “körler görür, topallar yürür, cüzzamlılar tathir olunup
sağırlar işitir, ölüler kıyam eder” sözünü naklettikten sonra
“fıkaraya beşaret tebşir olunur” diyerek fakirlerden kalben ve ruhen
fakir olanlar murat olunduğunu gösterir.
Ayeti Kerimenin ilk taraflarında kuşlardan bahsolunması da mecazidir.
Burada kuş, ruhani ufuklarda uçan insanı temsil ediyor. Ayeti Kerime
Peygamberin kuvvet ve kudretini üç şekilde gösterdiğini ifade
etmektedir:
(1) (1) (1) (1) (1) (1) Peygamber insanı manen toprak, çamur halinde
bulur ve onları irşad ederek ruhaniyet ufuklarında uçan kuşlar gibi
yapar.
(2) (2) (2) (2) (2) (2) Peygamber ruhen malul insanları bulur ve
onları bu illetten kurtarır.
(3) (3) (3) (3) (3) (3) Peygamber ruhen tamamen ölmüş insanlara
yeniden ruh üfler.” (1947, I, 121).
Görüldüğü gibi
Ömer Rıza, müfessirlere ait genel görüşü verdikten sonra Mevlana Muhammed
Ali’ye ait görüşü aktarmaktadır; ancak sayın Büyükçınar bu görüşü
okuyucuya sunma riskini göze alamamış olacak ki, dördüncü baskıda bunları
çıkarma yoluna gitmiştir.
Buna benzer görüşleri Muhammed Esed’de de (1900-1992) görmekteyiz. Esed,
Hz. İsa’nın “ölüleri yeniden hayata döndürme”sini ruhen ölmüş olan topluma
(ilahi vahiy ile) yeniden hayat verişinin bir ifadesi olmasının muhtemel,
olduğunu belirterek “körleri ve cüzzamlıları iyileştirme”nin de bu yorum
doğrultusunda; ruhen hasta ve hakikate karşı kör olan insanların deruni
olarak yeniden şahsiyet kazanmaları, olarak anlaşılabileceğini (Esed,
1997, 99) belirtir. Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı adlı kitabının
çevirmenleri (Cahit Koytak, Ahmet Ertürk) bir esere müdahale yetkisini
kendilerinde görmemiş olacaklar ki, eseri mevcut haliyle okuyuculara
sunmuşlar. Kaldı ki, Tanrı Buyruğu bir çeviri de değil. Sadeleştirilmeye
bile ihtiyaç duyup duymadığı tartışılabilecek Latin harfleriyle yazılmış,
Türkçe bir eser...
ÖRNEK 3: (4/Nisa Suresi, Ayet: 3)
“3-
Büyükçınar bu dipnotu aşağıda da değinileceği gibi çok küçük bir parça
çıkararak aynen vermiştir.” (1980, 116).
“3- Bu ayet, bir takım şartlar içinde, birden fazla kadınla
evlenmeye cevaz veriyor, fakat birkaç zevce almayı emretmiyor. Sahih
Buhari ve Sahih Müslim’de rivayet olunduğuna göre Hazreti Zübeyrin
oğlu Urve bu ayetin tefsirini Hazreti Ayşe’den istemiş, o da şu cevabı
vermiştir: “Hemşirezadem! Burada bahis konusu olan yetim o dur ki
vasisinin hacri altındadır. Mal hususunda ikisi ortaktır. Yetimin hem
malı, hem güzelliği vasisinin hoşuna gider, o da başkalarının vereceği
kadar mehir vermeden onunla evlenmek ister.” İşte ayette bu gibi
velilerin hak ve adalet gereğince saygı göstererek vesayetleri
altındaki yetimlerin mehirlerini layıkıyla vermedikçe bunları
nikahlamamayı ve daha başka kadınlarla evlenmeyi emrediyor.
Fakat dikkat edilirse, bu tefsir, ayetin ihtiva etmediği birçok
sözleri ilave etmekle mümkün olmaktadır. Halbuki, ayetin metni gayet
sarihtir ve gayet iyi anlaşılmaktadır. Umumiyetle bilindiğine göre
Nisa Suresi Uhud harbinden sonra nazil olmuş ve bu harbi takip eden
sırada müslümanların baş vuracakları tedbirleri anlatmıştır. Uhud
harbinde 700 müslümandan 70 kadar kişi şehit edilmiş, bu yüzden bir
çok öksüzler, geçinmekten aciz dul kadınların elinde kalmışlardı. Daha
ilerde vuku bulacak olan muharebelerde öksüzlerin ve dulların
sayılarını artıracaktı. Onun için surenin ilk ayetinde müslümanlara,
hısımlık bağlantılarına saygı göstermeleri emrolunuyor, ve bütün
insanların bir tek nefisten yaratılmış oldukları bildirilerek insanlar
arasındaki hısımlık bağlantısı azami derecede genişletiliyor. İkinci
ayette bilhassa öksüzleri korumağa en büyük ehemmiyet verilmesi
isteniyor ve üçüncü ayette öksüzlerin hakkını gözetmekten korkulduğu
taktirde dullarla evlenilmesi tavsiye olunuyor ve böylece öksüzlerin
evlatlık durumunu kazanmaları sağlanıyor. Harp yüzünden kadınların
sayısı, erkeklerin sayısından çok üstün olduğu için erkeklerin, iki,
üç, hatta dört kadın ile evlenmelerine cevaz veriliyor. Yani bir
kadından fazlasıyla evlenmek için verilen müsaade, o zamanki islam
cemiyetinin geçirdiği bir takım hususi şartlar yüzündendi. Aynı ayeti
kerime, öksüz kızlarla evlenmeyi de teşvik etmekte ve böylece öksüzlük
ıstırabını karşılamak istemektedir. Surenin 127’inci ayetine bakınız.
Şunu ilave etmek gerekir ki islam dininde taaddüdü zevcat, bir
kaide değil, bir istisnadır. Bir takım olağan üstü şartların baş
göstermesi üzerine başvurulacak istisnai bir tedbirdir.” (1947, I,
152)
Büyükçınar bu
dipnotun “Yani bir kadından fazlasıyla evlenmek için verilen müsaade, o
zamanki islam cemiyetinin geçirdiği bir takım hususi şartlar yüzündendi.”
kısmı hariç hepsini aynen vermiştir. Dolayısıyla yukarıdaki kısım hariç
dipnotta bir sorun yoktur. Ancak olayın vahameti bu dipnotu böyle
aktarmasına rağmen meal metnine yapılan anlaşılmaz müdahaledir.
Büyükçınarın meali;
“şayet velisi
olduğunuz mal sahibi yetim kızları nikahlamakla onlara karşı adaletli
davranmaktan korkarsanız hoşunuza giden diğer kadınlardan ikişer,
üçer, dörder nikah edin...”
şeklinde
vermesini anlamak mümkün değil. Umarız “adaletli davranmaktan” ibaresi,
“onlara adaletli davranmamaktan korkarsanız” şeklinde olması gerekirken
sehven “adaletli davranmaktan korkarsanız” şeklinde yazılmıştır. Aksi
taktirde, Büyükçınar’ın yetimlere “adaletli davranmayı” çok gördüğünü
düşünmek durumundayız...Oysa Ömer Rıza Doğrul’un meali şöyle:
“şayet
öksüzlere karşı adaleti ifa edememekten korkarsanız size helal olan
kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikah edin”
Görüldüğü gibi
iki meal arasında çok ciddi farklar var. Büyükçınar’ın yukarıdaki dipnotu
almasına rağmen mealini, dipnota taban tabana zıt bir şekilde vermesi,
tahrifin dipnotlarla sınırlı kalmadığının çok açık bir göstergesidir. Bu
konuyla ilgili olarak Musa Carullah’ın (1875-1949) fikirlerini de
aktarmayı uygun gördük:
“Bu ayette
(Nisa/3) zikredilen ‘yetimler’, kimsesiz dul hatunlardır. Eğer hatun
dul olarak aciz kalır, hukuku ihtiyaçları ve saygınlığının temin
edilmeme tehlikesi bulunursa, bunları temin etmek farz-ı kifaye olur.
Hitap ümmetin umumuna yöneliktir. Ümmetten birisi bunu yerine
getirirse yeterli olur. Ayette belagat ve mübalağa yolu ile bunları
temin etmek için alınacak nihai tedbirlere misal olarak çok eşliliğe
değinilmiştir. Ayetin asıl anlamı: “dul kalan kadınlardan iki, üç ve
dört hatun almak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak
ve ihtiyaçlarını temin ediniz.” demektir. Bu, Kur’an-ı Kerim’in
hatunların hallerine gösterdiği ehemmiyetin oldukça ilginç bir
ifadesidir. Kur’an-ı Kerim, sevgi ve saygı cihetiyle erkeklerin
hatunlara nispetini, ebeveynin çocuklarına nispeti gibi kabul
ettiğinden, dul kalmış hatunlar için ‘yetim’ tabirini kullanmıştır.
Bu, gayet faydalı bir mecaz ve büyük bir öğretidir.” (Carullah, 1999,
70)
Musa Carullah
bunları aktardıktan sonra, ayeti kerimenin asıl manasının bu olduğunu,
ayetin başka bir anlama çekilmeye müsait olmadığını beş maddede
özetlemektedir (Carullah, 1999, 70-71).
ÖRNEK 4: (4/Nisa Suresi, Ayet: 34)
“22- Bu
dipnot Büyükçınar tarafından aynen aktarılmıştır.” (1980, 122)
“22-Aslında “kavvam” kelimesi kullanılmaktadır. Kadının kavvamı, onun
işlerine bakan, onu koruyan ve destekleyen kimse demektir. Kadının
işlerine bakmak, kadını korumak ve desteklemek vazifesinin erkeğe
verilmesinin sebebi de ayette daha sonraları beyan olunduğu veçhiyle
erkeğin güç ve kudret, maddi teşekkül bakımından, kadından üstün
olması, kadının da güzellikçe ve incelikçe erkekten üstün olması,
bahis mevzuu edilmektedir. Üstünlük bir tarafa ait değildir. Her taraf
kendine göre üstünlüğe haizdir.” (1947, I, 160)
Büyükçınar bu
dipnotu, hiçbir tasarrufta bulunmadan aynen aktararak bizi şaşırtırken,
yine meal metnine müdahale ederek bizi hayretler içinde bırakmıştır.
Büyükçınar, ‘hakimiyeti’ elden bırakmayan bir edayla söz konusu ayeti
şöyle çevirmiştir:
“Erkekler,
kadınların üzerine hakimdirler. Zira bu Allah’ın erkekleri kadınlardan
üstün (güçlü) kılması ve (kadınlara) mallarından harcamaları
(sebebiyledir).”
Ömer Rıza Doğrul,
dipnotundaki açıklamalarına uygun olarak ayeti şöyle meallendirmiştir:
“Erkekler,
kadınların destekleyicileridir. Çünkü Allah onların bazılarını
bazılarına üstün kılmıştır, çünkü onlar mallarından harcederler.”
Dördüncü baskıyı
hazırlayanların, dipnotlar ile meal metni arasındaki ilişkisizliği bu
şekilde oluşturabilme meziyetleri; bizde, neredeyse kendi meal metinlerine
Ömer Rıza Doğrul’un dipnotlarını dikkatsizce monte ettikleri izlenimi
uyandırıyor.
Muhammed el-Behiy kavvam kelimesinin destek, koruma, muhafaza ve gözetme
anlamına dikkat çekerek söz konusu ayeti “Erkekler kadınlar üzerinde
gözetici ve destekçidirler” şeklinde meallendirmiştir (Behiy, 1988, 273).
Muhammed Esed de söz konusu ayeti aynı doğrultuda, “erkekler kadınları
koruyup gözetirler” şeklinde meallendirmiştir (Esed, 1997, 143).
ÖRNEK 5: (6/En’am Suresi, Ayet: 130)
“63- Burada
cinlere de, insanlara da kendilerinden peygamber gönderildiği
söyleniyor. Fakat Hz. Peygamber ins ve cinin peygamberi olduğuna göre,
cinlere gönderilen peygamber Hz. Peygambere gelen vahyi duyup cinlere
nakleden elçi manasındadır.” (1980, 186)
“63 – Burada cinlere de, insanlara da kendilerinden peygamberler
gönderildiği söyleniyor. Bütün peygamberler insandırlar. O halde
cinlerin de insanlara mensup oldukları aşikardır.” (1947, I, 250)
Görüldüğü gibi
her iki dipnotun giriş cümlesi aynı olmakla birlikte, sonuçları
birbirinden oldukça farklı. Ömer Rıza, bütün peygamberlerin insan
olduğundan hareketle, cinlerin de insanlara mensup olduğu sonucuna
varıyor. Merhumun bu konuyla ilgili fikirlerinin daha iyi anlaşılması için
bu suredeki 61’inci dipnota bakmamız gerekiyor. Ancak takdir edersiniz ki,
bu dipnot da tahriften nasibini almıştır. Biz bu dipnotun tahrif edilen
kısmının orijinalini buraya aktarıyoruz:
“...burada
(En’am Suresinin) 128-131 ayetlerini birlikte okuduğumuz
taktirde 129’uncu ayette 128’inci ayetteki cinden bahs olunarak
bunların birbirini tutan, birbirine dost olan zalimler olduklarını,
130’uncu ayette cin ile insanlara bir cemaat gibi hitap edildiğini,
onlara “ey cin ile ins cemaati” denildiğini 131’inci ayette bunların
kasaba halkı olarak zikrolunduklarını ve zulümleri yüzünden
kasabalarının harapolduğunu görürüz. Zaten 130’uncu ayetin ifadesi
kat’idir. Burada cinlerle insanlara kendilerinden peygamber
gönderildiği beyan olunuyor ve bu suretle Cinden; insanları kötülüğe
ve batıla sürükleyen insanların, İnsten; diğer insanların murat
olunduğu pek sarih bir surette gösteriliyor. Çünkü peygamberler ancak
insanlar içinden zuhur etmiştir.” (1947, I, 249)
Yine bu konuyla
ilgili olarak Ahkaf Suresinin 29-32’inci ayetleriyle ilgili düşülen 2 nolu
dipnot da tahrif edilmiştir. Yazının sınırlarını zorlamamak için bu
dipnotu almamakla birlikte, kısmen değinmekte konu bütünlüğü açısından
fayda görüyoruz. Bu dipnotta Doğrul, Kitabın başka mahluklara değil,
insanlara gönderildiğini belirterek onun muhataplarının da Adem evlatları
olduğunu söylüyor. Cin kelimesinin insanlar hakkında kullanıldığını
belirtip bundan hareketle söz konusu ayetlerde geçen cinlerin muhtemelen,
Kur’an’ı dinleyip ona imanla birlikte kavimlerini de yola getirmeye
çalışan, Arap olmayan (yabacı) bir takım insanlar olabileceğini söylüyor.
Ömer Rıza 46:30’da Hazreti Musa’dan bahs edildiği için bu insanların
Musevi olmaları çok muhtemeldir demektedir (1947, II, 783).
Büyükçınar tarafından bu dipnotun şöyle aktarılmasının son derece doğal
olduğu ortadadır:
“Burada bahis
mevzuu olan cinler Kur’anı dinleyip ona iman ettikten başka kendi
kavimlerini de yola getirmek istemişlerdir. Bu ve daha evvel geçen
buna benzer ayetler Hz. Peygamber (S.A.V.) in insanlara ve cinlere
gönderilmiş olduğunu beyan eder.” (1980, 569)
Muhammed Esed de
Ahkaf Suresi 29-32’inci ayetlerinde cinn terimini karşılamak üzere “o ana
kadar görülmemiş olan varlıklar”ı, halkın ve Kur’an’ın nazil olduğu
dönemde kimsenin daha önce hiç raslamadığı yabancıları gösterdiğini,
46:30’da geçen cinleri ise, Hz. Musa itikadının mensupları olarak
değerlendirir ve bazı tarihi bilgiler vererek bu açıklamalarının
kesinleşmemiş bir görüşten ibaret olduğunu vurgular (Esed, 1997,
1195-1196).
Tanrı Buyruğu dördüncü baskıda örneğini gördüğümüz zihniyet olmasaydı
okuyucular bu kanaatlere Esed’in mealinin Türkçe’ye çevrilmesinden çok
daha önce muttali olacaklardı. Kaldı ki bütün müdahalelere rağmen bu
görüşlerin veya kanaatlerin okuyucuya ulaşması engellenememiştir. Bu durum
da göstemektedir ki; görüşleri engellemek yerine sağlıklı ve seviyeli bir
tartışma ortamında değerlendirmek daha doğru bir yoldur.
ÖRNEK 6: (8/Enfal Suresi, Ayet: 68)
“34-Bu ayette
Bedir muharebesinde alınan esirlerin fidye karşılığı serbest
bırakmalarından dolayı müslümanlara sitem vardır.” (1980, 227)
“34 – Bu ayette bahis mevzuu olan İlahi hüküm müminlerin Kureyş
kervanına dokunmaları ve Kureyş ordusuyla meşgul olmalarıdır. Ayette
yapılmasına teşebbüs edileceği söylenen iş de, kervanı ele geçirmeyi
düşünüp onu istemektir.” (1947, I, 308)
Burada hem
dipnota hem de meal metnine müdahale vardır. Ancak mevzunun iyice
anlaşılması ve tahrifin boyutlarını tam olarak görmek için 33 nolu dipnotu
da vermemiz gerekmektedir.
“33-
Müfessirler bu ayet ile onu takip eden ayetin Bedir’de alınan
esirlerin fidye mukabilinde serbest bırakılmalarına işaret ettiğini,
bu ayetlerle bu hareketin kaldırıldığını söylerler. Fakat bu ayetlerin
bambaşka şeylere işaret ettiklerini gösteren delail vardır.
Evvela, burada peygamberin esir alması için harp etmesi şart olduğu
söyleniyor. Bedir muharebesinde de böyle olmuştur. Ayetin aslında
peygamberin “ishan” etmesi lazım geldiği söylenmektedir. Bunun manası
“çok kan dökmek” değildir. Manası, düşmanla, fakat şiddetli bir
surette savaşmak, harp ederek düşmanı yenmektir. İmam Fahrettin Razi,
Vakidi’nin bu kelimeye verdiği manayı nakleder: “bir şeyin ishani,
onun kuvvetleşmesi, sertleşmesidir. Bir adam güçlü, kuvvetli olur ve
henerse ona eshane, yani ishan etti denilir.” Ve şunu ilave eder:
birçok müfessirler eshane kelimesini fazla kan dökmek manasına
alırlar. Sebebi bir saltanatın ancak kan dökmekle kuvvet bulduğuna
kani olmalarıdır. O halde bu kelimeye bu manayı vermek, sırf tahminden
ibarettir. Nitekim Kur’an’da aynı kelime başka bir yerde mağlup etmek
manasında kullanılır. Sure-i Muhammed, 4’üncü ayet.
Saniyen, esir almak ve serbest bırakmak keyfiyeti aynı surenin
yetmişinci ayetinde beyan olunarak müslümanların esir aldıklarını ve
fidye kabul ettiklerini, müslümanların ellerinde esir bulunduğunu
gösteriyor. O halde esirlerin katli lazım gelseydi bunlar hayatta
kalmazdı. Bunun böyle olması bu ayetin böyle bir şey emretmediğini
göstermeye kafidir.
O halde bu Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan nedir?
Evvelce de izah olunduğu vech ile Müslümanlardan bir kısmı Kureyşin
silahsız kervanına hücum ederek onu ele geçirmeğe ve kervanın
adamlarını esir almaya taraftardılar. Gerçi müşrikler, Müslümanlara
karşı buna mümasil hareketlerde bulunuyorlardı. Fakat böyle bir
hareket, bir peygambere yaraşmazdı. Bir peygamberin esir alması için
harp etmesi, galip gelmesi gerektir. O halde bu Ayeti Kerime harp
etmeden esir almanın gayri meşru olduğunu gösteriyor. Esir, ancak
muharebede alınabilir. Ayeti Kerimedeki “Siz dünya malını
istiyorsunuz” nazmı kervana ve kervanın mallarına işaret ediyor.
Surenin 692uncu ayetinde “Aldığınız ganimetleri helal ve pak yeyin”
denilmesi de esirleri sebest bırakmak mukabilinde alınan fidyenin de
helal olduğunu gösteriyor.” (1947, I, 307-308)
Büyükçınar bu
dipnotu “O halde esirlerin katli lazım gelseydi bunlar hayatta kalmazdı.
Bunun böyle olması bu ayetin böyle bir şey emretmediğini göstermeye
kafidir.” Kısmı hariç tamamen aktarmasına rağmen söz konusu ayeti (8/68)
ve dipnotunu (34) açıkça tahrif etme cesareti göstermiştir. Büyükçınar’ın
verdiği meal şöyle:
“Allah’ın
hükmü geçmemiş olsaydı size esirleri öldürmeyip de serbest bırakmak
için aldığınız fidyeler yüzünden elbette büyük bir azap erişecekti.”
Büyükçınar
meali böyle verdikten sonra söz konusu kendisine ait 34 nolu dipnotu
vermesinin bir manası kalmıyor. Zira dipnottaki her ayrıntıyı, (‘Bedir
muharebesi’ ibaresi hariç) mealine taşımıştır.
Ömer Rıza Doğrul ise, mealini şöyle vermektedir:
“Allah’ın
hükmü geçmemiş olsaydı size yapmaya teşebbüs edeceğiniz iş mukabilinde
elbette büyük bir azap erişecekti.”
Ömer Rıza’dan
aktardığımız 33 nolu dipnottaki yorumuna benzer bir yorumu Mevdudi, İmam
Cessas’ın bir yorumu olarak Ahkamu’l-Kur’an adlı adlı eserine atfen
aktarmakta, bu yorumu düşünülmeğe değer bir görüş olarak nitelemektedir (Mevdudi,
1996, II, 185)
ÖRNEK 7: (13/Ra’d Suresi, Ayet: 41)
“28- Burada
etrafın kısalmasından bahs olunuyor. Bu yeryüzünün yaradılışı ve
kutupların basıklığını ifade etmektedir.” (1980, 297)
“28 – Burada etrafın kısılmasından bahs olunuyor. Bundan maksat, ya
bir takım muhalif reislerin ölümü ile muhalefetin zaafa uğraması,
yahut müşrikler sayısının azalması, müşriklerden ayrılanların
müslümanlığa iltihak etmeleridir.” (1947, II, 406)
Burada
dipnotun tahrifiyle yetinilmeyip, meal metnine de müdahale edilmiş
olduğunu görüyoruz. Büyükçınar’ın meali kendi dipnotuna uygun olarak
şöyle:
“Görmüyorlar
mı ki Biz yeryüzünün etrafını kısarak yaratıyoruz...”
Ömer Rıza ise,
verdiği dipnota uygun olarak metni şöyle meallendirmektedir:
“Görmüyorlar
mı ki Biz (kafirler) diyarının etraflarını kısarak onları helake
uğratıyoruz...”
Hamdi Yazır söz
konusu ayeti; “...muhtelif hadisat ile arzı aşındırıp parçalamıyor muyuz
veya o münkirlerin vatanlarını peyderpey etrafından eksiltip küçültmüyor
muyuz? Nüfuslarını, cemiyetlerini kırarak feyzu bereketlerini azaltarak,
arazilerini daraltarak, izzetlerini zillete, kemallerini noksana tebdil
etmiyor muyuz? Arzdaki bu tağyiratı veya vatanlarındaki bu tazyikatı
görmüyorlar mı?” (Yazır, IV, 3005) şeklinde izah etmektedir.
İbn Kesir, Mücahid ve İkrime’nin; ayetteki ‘eksiltme’yi “harab olma”
olduğunu, Hasan, Dahhak ve ibn Abbas’ın ise, “müslümanların müşriklere
galip gelecekleriyle” izah ettiğini nakleder (ibn Kesir, III, 1149).
Ayrıca (bk. Razi, XIII, 475).
Eski alimlerimizden hiç biri bu ayete Büyükçınar’ın verdiği “kutupların
basıklığı” gibi bir mana vermemişlerdir. Burada “cumhur-ı müfessirin”in
görüşüyle hiçbir ilgisi olmayan biraz bilimsellik zaafıyla yapılan bir
tahrif söz konusudur. Büyükçınar, burada cumhura muhalefet ettiğinden
değil, kendi tahrif ilkelerine muhalefetten dolayı tenakuza düşmüştür.
Bilindiği gibi kutupların basıklığı o günkü Arapların bilmediği bir bilgi
idi.Kur’an-Bilim bağlamında, İmam Şatıbi’nin (öl. h.790 m.1388)
el-Muvafakat adlı eserinde, günümüz okurlarını da ilgilendiren son derece
önemli fikirlerinden bir bölümünü aktarıyoruz:
“Birçok insan
Kur’an üzerindeki iddialarında sınırı aşmışlar ve ona tabiat ilimleri,
matematik ilimleri, mantık, ilm-i huruf vb. gibi
öncekilerin-sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemişlerdir. Bir önceki
meselede ortaya konan esasa vurulduğunda bu iddianın doğru olamadığı
görülecektir. Kaldı ki sahabe, tabiin ve onları takip eden nesillerden
oluşan selef-i salih Kur’an’ı ve Kur’an ilimlerini, Kur’an’da bulunan
esrarı en iyi bilen kimselerdi; bununla birlikte onlardan hiçbir
kimsenin bu iddia doğrultusunda söz ettiği bize ulaşmamıştır. Onlar
Kur’an’dan sadece bir önceki meselede geçen tevhid delilleri, teklifi
hükümler, ahiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların
ispatına çalışmışlardır. Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabaları
ve incelemeleri olsaydı, meselenin esasına delalet edecek mutlaka bize
kadar ulaşırdı. Böyle bir şey ulaşmadığına göre, bu iddianın onlarda
mevcut olmadığı anlaşılacaktır. Bu da onların (muhatapların) iddia
ettikleri gibi bütün ilimlerin esaslarının bulunmadığına bir delildir.
Evet, Kur’an bazı ilimleri içermektedir; ancak bunlar Arapların
bildikleri ilimlerdir.” (Şatıbi, II, 77)
Hikmet Zeyveli,
Kur’an’ın sadece aktüel yönüne önem verdiği ve işin ilmi yönünü -din
haline getirmeksizin- insanın kabiliyetine tevdi ettiği, bu maddi alemle
ilgili bazı edebi tasvirlerin din/akide telakki edilmesinin hatalarını
belirttiği yazısında; dünyanın ‘düz’ (Celaleyn) ve ‘sakin’ (Razi) olduğunu
iddia eden eski müfessirlerimizden örnekler vererek sürdürdüğü yazısında
‘Dünyanın düz veya yuvarlak olduğu’ (veya kutuplardan basık olduğu)
şeklindeki bir inancın ilahi hidayetin hedefi olmadığına işaret ederek;
mahşerde bundan sorgulanacağımıza dair akli ve nakli bir delil
bulunmadığını belirtir (Zeyveli, 1994, 281-282).
Watt, Din dilini, bir çok açıdan harita ve diyagramlara benzediğini
belirterek, ‘diyagramatik’ olarak (Watt, 1982, 120) nitelendirmektedir.
Özsoy ise, Kur’an’ın fiziksel bir olay olarak görülen yağmuru, Allah’ın
rahmeti olarak niteleyip dini (ve deruni) bir anlam yüklemesinden
hareketle Kur’an (din) dilinin ‘anlam verici’ vurgusuna dikkat çeker.
Dolayısıyla Kur’an’ın kullandığı dilin -en azından teknik anlamda-
bilimsel bir dil olmadığı gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, onun (Kur’an’ın)
ifadelerinin bilimsel verilere uygunluğu veya aykırılığı anlayışının ne
denli yanlış olduğu ortaya çıkar (Özsoy, 1994, 184).
Durum böyle olunca yukarıda değinilen, Büyükçınar tarafından verilen ve
bilimsel bir zaaf içeren dipnotun, ayetin siyak ve sibakı ile hiç bir
irtibatı olmadığı gibi “cumhurun” görüşüyle de ilişkisi olmadığı
aşikardır.
ÖRNEK 8: (17/İsra Suresi, Ayet:1)
“1 - Mirac
cismani mi yahut ruhani mi idi?” bölümü eksik. (1980, 340)
“1 - Mirac cismani mi yahut ruhani mi idi?
Mütekellimler ile hadis şarihleri bu meseleyi izah için yığın yığın
kitaplar yazmışlardır. Eslafı salihin, Peygamberin uruc ettiğine,
binaenaleyh miracın bir hakikat olduğuna inanırlar, fakat acaba bu
mi’rac cismani mi, ruhani mi idi? Yakaza halinde mi, yoksa uyku
halinde mi vukubuldu? Bu meseleyi istiknah ile kendilerini yormaya
lüzum görmezlerdi. Mi’rac hakkındaki hurafeleri, uydurmaları, bertaraf
etmek için biraz izahat vermek gerekir.
Evvel emirde İsra Suresinde varit olan şu Ayeti Kerimeyi nazarı
dikkate almak icabeder, “Sana gösterdiğimiz rüyayı insanlar için fitne
ve imtihan eyledik.” İbni Abbas’ın Buharideki rivayetine göre rüyadan
maksat, mi’racdır. Bundan dolayı Mirac’ın uyku esnasında vukubulduğunu
söyleyenler bu ayete istinat etmektedirler. Fakat İbni Abbas bu
Ayetten bahsederken şu sözleri de söylüyor: "Resuli Ekrem bu rüyada
gördüklerini, gözleriyle gördü.” Demek ki bu rüya alelade bir rüya
değildi. Bu rüya, ruhen cisim kayıtlarından azat olarak melekut
aleminde seyri idi.
Peygamber tarafından görülen rüyalar, alelade insanların rüyalarından
bambaşkadır. Peygamberin uykuları esnasında zahiri havas muattal
kalır. Fakat onlar gözlerini kapar kapamaz, onların kalp gözü ruh
alemini, melekut kainatını görmeye başlar. Alelade rüyalar böyle
midir? Peygamberin rüyası, uyanıklığın fevkinde bir halettir. Onlar bu
halet içinde semavatı seyrederler. Ervaha mülaki olurlar. Rüyeti Hak
ile bekam olurlar, meleklerle hembezm olurlar. Bu halete rüya diyen
ashap, bu ruhani hakikati ifade etmek istemişlerdi. Tabiatın maddi
kanunları dairesinde müşkül görülen bu hadise, “ruhani” mümkün olur.”
(1947, II, 459-460)
Burada
yaklaşık dört sahifelik bir alıntı aynen aktarılmakla birlikte her ne
hikmetse yalnız yukarıya aldığımız bölüm, dördüncü baskıya alınmamıştır.
Bu konuyla ilgili Razi’nin aktardığı bilgileri verelim:
“Bu İsra
hadisesinin nasıl olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Müslümanların
ekserisi Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber (s.a.s)’in bizzat bedenini
yürütüp götürdüğü hususunda ittifak etmişler, pek azı ise, “Allah onu
sadece ruhen götürdü” demişlerdir. Muhammed b. Cerir (et-Taberi’nin)
tefsirinde, Huzeyfe (r.a)’nin: “bu hadise bir rüya idi. Hz. Peygamber
(s.a.s)’in bedeni yerinden oynamadı. Allah onu, sadece ruhen götürdü,
yürüttü” dediği rivayet edilmiştir.” (Razi, XIV, 390).
Ayrıca ibn-i
Hişam, Hz. Aişe ve Muaviye’nin İsra’nın bir bir rüya olduğuna dair
kanaatlerinin münker görülmediğini Hasan’ın da bu kanaati taşıdığını bize
nakleder (İbn-i Hişam, 1985, II, 52). Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi,
Hz. Aişe ile beraber bazı sahabenin de miracın keyfiyetinin manevi bir
şekilde vuku bulduğuna işareten, kendisinin de o kanaatte olduğunu
belirtir (Filibeli, 1979, 167 ve ayrıca bk. Ateş, 1990, V, 195. Fazlur
Rahman, 1992, 19. Çiftçi, 2000, 62-63). Bu faslı uzatmak mümkün olmakla
birlikte, Muhammed Hamidullah’ın da bu tartışmalara yer verip, miracın
rüya ve manevi bir yolculuk olduğuna dair kanaat belirttiğine işaret
etmekle yetinelim (Hamidullah, 1980, I, 153). Kaldı ki bütün bu alimlerin
-Ömer Rıza Doğrul’un belirttiği gibi- bu “rüyayı”, “alelade bir rüya”
olarak algılamadıklarını belirtmeye gerek var mı?
ÖRNEK 9: (17/İsra Suresi, Ayet: 85)
“24- Aslında
“Ruh” deniliyor ki vahy ve ilham manasına da gelir. Bu Ayetten evvel
de, sonra da bahis mevzuu olan mesele vahydir. Onun için bu kelime ruh
yerine vahy diye tercüme edilebilir. Kur’an-ı Kerime (42:52’de) de
“Ruh” denilir. Ancak cumhur-ı müffessirin burada ruh manasını tercih
eder.” (1980, 348)
“24 – Aslında “Ruh” deniliyor ki vahy ve ilham manasına da gelir.
Bu Ayetten evvel de, sonra da bahis mevzuu olan mesele vahydir. Onun
için bu kelimeyi ruh değil, fakat vahy diye tercüme ettik. Kur’anı
Kerime (42:52’de) de “Ruh” denilir.” (1947, II, 471)
Burada dipnotta
yapılan tahrifatın kaçınılmaz bir sonucu olarak mealin metnine de müdahale
edilmiştir.
Doğrul, bu ayeti “sana vahyi sorarlar...” şeklinde tercüme ederek
yukarıda verdiğimiz dipnotu düşmüştür. Ancak Büyükçınar yukarıda
aktardığımız dipnotta da görüldüğü gibi “...ruh...vahiy diye tercüme
edilebilir” cevazına rağmen “cumhur-ı müfessirin burada ruh manasını
tercih eder” ibaresiyle, bu cevazı da kayıtlayıp, meal metnine müdahale
etme gereği hissetmiştir. Oysa burada sorun “ruh”la ne
kastedildiğidir.
Bu bağlamda Muhammed el-Behiy, söz konusu ayette geçen “ruh” kavramından,
bazı müfessirlerin kabul ettikleri gibi ‘insanın gizli kuvveti, bedenin
yöneticisi’ anlamına gelmediğini; bu anlamın Yunan felsefesiyle ilgili
olduğunu, müslümanlar arasında ise hicri üçüncü asırdan itibaren bu
anlamda kullanıldığını belirtir. Ancak büyük çoğunluğun “ruh” kavramına
vahiy veya vahyi getiren melek (Cebrail) anlamı verdiğine işaret ederek,
sözü edilen ayetten sonra gelen üç ayeti de dikkate alarak burada
kastedilen şeyin “vahiy” olduğunu belirtir (Behiy, 1998, 117).
Dücane Cündioğlu da eski çağlardan süregelen Ruh-Beden ayrımının bilhassa
Kartezyen felsefenin de etkisiyle derinleştiği günümüzde, bu ayetin, bu
ayrımı destekler biçimde anlaşılması, Kur’anın dolaylı-muhattaplarının
zihninde, bu terimin Kuranın kavramsal çerçevesi içersindeki yerini tayin
etmeyi güçleştirdiğine değinerek; bu terimin Kur’an’da ‘beden karşıtı’
anlamındaki “ruh”la bir alakası bulunmadığını; bu terimin Kur’an’da
umumiyetle “vahy”i veya “vahiy meleği”ni tanımlamak maksadıyla
kullanıldığını belirterek, kavramı bu bağlamda kullanan alimlerden
örnekler verir (Cündioğlu, 1996, 82-83).
Mevdudi de bu ayetin sibak-siyak bağlamından hareketle burada insan
ruhundan bahs edilmesinin anlamsız olduğuna işaret ederek, bu ayette geçen
“ruh”tan “vahyi getiren melek” anlaşılması gerektiğini belirtir (Mevdudi,
1996, III, 134).
Muhammed Esed de bu ayeti Ö. Rıza Doğrul gibi çevirmiştir. Esed, önceki ve
sonraki ayetlerin açıkça Kur’an’a işaret ettiğini göz önüne alarak
“ruh”tan kastın vahiy olgusu olduğunu belirterek söz konusu ayeti “Bir de
sana ilahi esinlenme[nin mahiyeti] hakkında soruyorlar...” şeklinde (Esed,
1997, 575-576) çevirmiştir.
ÖRNEK 10: (19/Meryem Suresi, Ayet: 27)
“10- Bu
ayetten sonraki ayetlerde bildirilen Hz. İsa’nın beşikte bebekken
konuşması ve ileride peygamber olacağını haber vermesi onun
mucizelerindendir.” (1980, 368)
“10 – Bu ayetten sonraki ayetlerde muhavereler Meryem’in oğlu ile
birlikte kavmine döndüğü zaman, İsa’nın yetişmiş ve nübüvvet
derecesine yükselmiş olduğunu, onun ilahi vahyi telakki ettiğini
gösteriyor. Çünkü Hz. İsa dokuzuncu ayette, Allah’ın ona kitap
verdiğini söylüyor. Müfessirler daha sonraki Ayette İsa’nın
tevellüdünden bahsolunduğu için onun henüz çocuk olduğunu zannederler.
Bir kere Kur’anın enbiya kıssalarını bütün tafsilatıyla
nakletmediğini, maksada hadim olmayan bazı hadiseleri bıraktığını
hatırdan çıkarmamalıyız. Mesela 11 ve 12 inci ayetlere dikkat ediniz.
11.inci ayette Zekeriya’ya bir oğul olacağı müjdeleniyor, 12 inci
ayette ise Yahya’ya kitabı kuvvetle tutması emrolunuyor. Arada geçen
hadiseleri anlatmaya lüzum olmadığı için bunlar bırakılıyor.
Bundan başka 22’inci ayette Hazreti Meryem’in uzakça bir yere
gittiğinden bahsolunuyor ve bundan Meryem’in doğurur doğurmaz kavmine
dönmediği anlaşılıyor.
Hazreti Meryem’in İsa’yı taşıyarak kavmine getirmesi, onu kucağında
taşıyarak getirdiğini ifade etmez. Onu bir merkep veya başka bir
hayvan üzerinde taşıyarak getirdiğini ifade eder. Bu mana için
(9:92)’ye bakınız.” (1947, II, 498-499)
Dipnottaki
farklılık açıktır. Doğrul, Hz. İsa’nın ilahi vahyi idrak edecek
yetişkinlikte olduğunu iddia ediyor. Büyükçınarın ehl-i sünnet ve cumhur-i
müfessirin doğrultusundaki dipnotunu anlamak mümkün, ancak tahrife gerekçe
olarak kabul etmek imkansız.
ÖRNEK 11: (19/Meryem Suresi, Ayet: 29)
“12-
Yahudilerin ihtiyarları ve alimleri, beşikte bir çocuğun konuşacağına
inanmıyorlardı.” (1980, 368)
“12 - Yahudilerin ihtiyarları ve alimleri, daha dün beşikte bir
çocuk saydıkları İsa ile konuşmaya tenezzül etmiyorlardı. Onun için
“Onunla nasıl konuşalım ki o beşikte bir çocuktu” diyorlar.” (1947, II,
499)
Büyükçınar,
burada dipnota müdahale ettiği gibi mealin metnine de müdahale etmiştir.
Dipnotlar meallendirme biçimini yansıttığı için ayrıca ayet metini verme
ihtiyacı hissetmedik. Burada Ömer Rıza, yahudi ihtiyarlarının Hz. İsa’yı
“beşikte bir çocuk” (‘çocuk’-‘dünkü çocuk’) diyerek dikkate almadıklarını
veya almak istemediklerini anlatmaya çalışıyor.
Muhammed Esed bu ayetle ilgili şöyle bir dipnot düşmüştür: “Kur’an her ne
kadar, 3:46’da, Hz. İsa’nın “[daha] beşikte [iken] insanlarla konuştuğunu”
yani, daha erken çocukluk çağlarında hikmetle donatıldığını, ifade ediyor
ise de,19:30-33. Ayetler, gelecekte gerçekleşecek bir şeyi ifade için,
te’kid amacıyla, geçmiş zaman kipini kullanarak olacak şeylerin
tasavvurunu sağlayan bir mecaz özelliği gösterir gibidir.” (Esed, 1997,
613)
ÖRNEK 12: (19/Meryem Suresi, Ayet: 30)
“13- İsa’nın
bu sözleri beşikte bir çocuk iken söylemesi onun mucizesidir.” (1980,
368)
“13 – İsa’nın bu sözleri beşikte bir çocuk iken söylediğine ihtimal
verilemez. İsa bu sözleri söylediği zaman peygamberdi ve peygamber
olacağını değil, peygamber olduğunu söylemektedir.” (1947, II, 499)
Yukarıdaki
dipnotlar, söz konusu ayetin “....beni peygamber kıldı.” İfadesinin sonuna
konulduğunu belirtmek durumundayız. Ömer Rıza ayette kullanılan geçmiş
zaman kipini esas alarak yukarıya aldığımız fikirleri ifade ediyor.
Razi’nin naklettiğine göre alimlerin çoğu Hz. İsa’nın “bana kitap verdi”
şeklindeki sözü küçük iken söylediği kanaatindedirler. Ebul Kasım el-Belhi
ise ‘Hz. İsa bu sözü, mükellef yaşa gelmemiş olsa bile, anlayan bir
mürahik (büluğa yakın yaşlarda) iken söylemiştir” demektedir. Ancak Razi,
el-Belhi’nin bu görüşünü ‘uzak bir ihtimal’ olarak değerlendirmektedir (Razi,
1993, XV, 336-337).
ÖRNEK 13: (19/Meryem Suresi, Ayet: 31)
“14- Ayeti
kerimenin “Bana kitap verdi, beni peygamber kıldı...” şeklinde mazi
sigası ile gelmesi bu hususların istikbalde katiyetle olacağını
belirtmek içindir.” (1980, 368)
“14 – Namaz ile zekatın bir çocuğa farz edildiğine zahip olmak
manasız olur. Ayeti Kerime, İsa’nın bu sözleri nübüvvet payesine
yükseldiği zaman söylediğini gösteriyor.” (1947, II, 499)
Dipnot
“...bana...namazı ve zekatı emretti” ayetinin sonuna konmuştur. Buradaki
tartışmalar Hz. İsa’nın ne zaman peygamber olduğu ile ilgilidir. Ayetteki
geçmiş zaman kipini esas alanlar ayetin zahirini esas alıp, çocukken
kendisine risalet verildiğine kail olmuşlardır. Bir kısım alim de daha
sonra peygamber olduğunu söylemişlerdir. Çocuk iken kendisine peygamberlik
verilmiştir diyenler, insana zihinsel planda ve hayat tecrübesi olarak
yeterli olgunluğa erişmeden peygamberlik görevi verilip-verilmeyeceğini
tartışmışlardır bu tartışmalar için bk.(Razi, 1993, XV, 336-340) (Esed,
1997, 613)
ÖRNEK 14: (21/Enbiya Suresi, Ayet: 96)
“31- Kehf
suresine bakınız.” (1980, 391)
“31- Kehf Suresinde de ye’cuc ve me’cucden bahsetmiştik. Burada çok
kıymetli ustat Musa Carullahın tetkiklerini hulasatan naklediyorum:…..
(1947, II, 532-535)
Bu alıntı
orijinal metin olan 1947 baskısında üç sayfa tutmaktadır. Ancak, yukarıda
görüldüğü gibi Büyükçınar tarafından dördüncü baskıya üç kelimelik bir
cümle olarak alınmıştır. Biz bunu, çok uzun olduğu için tamamını
vermediğimiz söz konusu dipnotta sadece Mevlana Muhammed Ali’ye ait
yorumların değil, aynı zamanda Musa Carullah’a ait fikirlerin de
Büyükçınar tarafından çıkarıldığını, ayrıca kendisinin “birkaç sahife”
diye nitelediği “çıkarılan sayfa sayısının” gerçek boyutunun görülmesine
vesile olur ümidiyle işaret etmek istedik.
ÖRNEK 15: (24/Nur Suresi, Ayet: 2)
“1- İffet,
medeni bir cemiyetin en belli başlı fazileti olmak icap eder. Erkek
veya kadın için en büyük fazilet budur. Müslümanlığın en fazla kıymet
verdiği faziletlerden biri iffettir. Bununla beraber şunu da kaydetmek
lazımdır: Kur’an zina cezası olarak, ölünceye kadar recmden, yani
taşlanmaktan bahsetmez. Ancak Hz. Peygamberin fiili hadisi ile sabit
olduğuna göre zina eden erkek ve kadın evli iseler, mutlaka recm
edilir, yani taşlanarak öldürülür. Cezadan maksadın, işkence değil,
fakat terzil olduğu anlaşılıyor.” (1980, 412)
“1- İffet, medeni bir cemiyetin en belli başlı fazileti olmak icap
eder. Erkek veya kadın için en büyük fazilet budur. Müslümanlığın en
fazla kıymet verdiği faziletlerden biri iffettir. Bununla beraber şunu
da kaydetmek lazımdır:
Kur’an zina cezası olarak, ölünceye kadar recimden, yani taşlanmaktan
bahsetmez. 4’üncü surenin 25’inci ayeti ise zina cezasının yarı yarıya
indirilebileceğini anlatır. Bazı hadislerde recmden bahs olunur.
Bunlar sahih olarak kabul olunsa da, bu ayetin nazil olmasından sonra
recmin tatbik olduğunu gösteren bir delil yoktur. Bu gibi mücrimlere
değnek ile yahut el ile vurduklarını, bunların bağlanmadıklarını ve
soyulmadıklarını gösteren hadiseler vardır. Cezadan maksadın, işkence
değil, fakat terzil olduğu anlaşılıyor.” (1947, II, 564)
Büyükçınar
yukarıda cumhurun görüşünü vermiş olabilir, ancak Ömer Rıza Doğrul’un
görüşlerini aktarmadığı açıktır.
Bir ehli sünnet alimi olarak, Razi’ye baktığımızda; Razi’nin recme karşı
çıkan Haricilerin görüşlerini hiç olmazsa özetleyerek verdiğini daha sonra
bunları eleştirdiğini görürüz. Hariciler, Nisa Suresi 25’inci ayetine
dayanarak, evli köle ve cariyenin cezasının hürlere verilen cezanın yarısı
olduğunu, oysa recmin yarısının olamayacağını belirterek recme karşı
tutumlarını ifade etmeye çalışmışlardır. Ayrıca Kur’an’da zinayla ilgili
detaylar verildiği halde (Nur Suresi) recim gibi önemli bir cezanın ihmal
edilmiş olduğu düşünülemez diyerek ve Nur Suresindeki celde hükmünün
haberi vahit ile tahsis edilemeyeceğini belirterek, recm uygulamasına
karşı çıkmışlardır. Razi bunların yukarıda özetlediğimiz görüşlerini
verdikten sonra eleştirmiştir (Razi, XVI, 487-488). Dördüncü baskıyı
yapanlara Razi’nin tavrını özellikle hatırlatmak istedik, zira bu tutumdan
alınacak çok ders var diye düşünüyoruz.
Süleyman Ateş ise kanaatlerini şöyle belirtir:
“Bizim kesin
kanaatimiz odur ki Araplarda kısas, el kesme cezaları gibi recm cezası
da vardı. Nitekim bu ceza Tevrat’ta da vardır. Kur’an recm cezasını
içine almayıp sadece celd (değnekle dövme) cezası getirince, namus ve
geleneklerine son derece bağlı olan Araplar arasında sonradan
peygamberin, recmi uyguladığına ve bunu uygulamayı buyurduğuna dair
rivayetler ortaya atılmış, hatta bunun vaktiyle ayet iken şahit
yetersizliği yüzünden Kur’an’a yazılmadığı rivayeti hadis kitaplarına
girmiştir. Böylece bu ceza islam hukukuna da girmiştir.
Yahut Hz. Ömer, toplumun sınırlarının genişlemesi, devletin bir site
devletinden, geniş toprakları kuşatan, çeşitli milletleri yöneten,
milyonlarca insanın yaşadığı bir imparatorluk haline gelmesi sonucunda
toplumda zina suçunun arttığını görmüş; bu suçun yayılmasını önlemek
için Kur’an’ın getirdiği yüz değnek cezasından daha ağır bir ceza
getirmeyi, kendi içtihadıyla gerekli görmüştür(...) onun recm cezasını
Kur’an’a aykırı görenler olmuş, o da bunun peygamberin sünnetine
aykırı olmadığını söylemiştir. Bu onun kendi içtihadı olabilir. Onun
uygulaması sonucunda da bu ceza daha sonraki hukuk ekollerince
benimsenerek İslam hukukuna mal edilmiştir. Hz. Ömer’in kendi
içtihadına dayanarak Kur’an ve sünnette olmayan bazı cezalar koyduğu,
veya bazı cezaları ağırlaştırdığı bilinmektedir. Mesela Hz Peygamber
ve Ebubekir, şarap içene iki, yahut bir rivayete göre kırk değnek
vurmuş iken Hz. Ömer bunu seksen değneğe çıkarmıştır.” ( Ateş, 1990,
VI, 101-012).
Yine aynı
doğrultuda Fazlur Rahman’ın görüşlerini de belirtmek gerekirse:
“Açıkça hem
evli iken hem de bekar iken işlenen zinaya -ki ikisi arasında Kur’an
bir ayrım gözetmez- Kur’an’ın belirlediği yüz sopa cezası bir tarafa
bırakılırsa, hadislere dayanarak hukukta köklü bir değişiklik meydana
gelmiştir. Böylece, Hz. Peygamber’e dayandırıldığı iddiasıyla
Kur’an’ın cezası bekarlar arasındaki zina ile sınırlı tutulmuş, evli
iken zina eden birisi için taşlayarak öldürme cezası getirilmiştir.
Hz. Peygamber’in bizzat kendisinin, Kur’an’ın ortaya koyduğu bir
hükümde böyle radikal bir değişiklik yapması düşünülemeyeceğine göre,
son derece de muhtemeldir ki, bu değişiklik daha sonra halife I. Ömer
tarafından yapılmıştır. Zira, onun zamanındadır ki, hızlı fetihler ve
cariyeler de dahil, savaş esirlerinin sayısında büyük artış meydana
gelmiş, bunun sonucunda da Mekke ve Medine olağanüstü bir cinsel
karmaşa hali yaşamıştır.” (Fazlur Rahman, 1997, 178).
Ayrıca Kur’an’da
sarih olarak belirtilmeyen, ancak Tevrat’ta yer alan bu uygulamanın, Nur
Suresindeki ikinci ayetle nesh edildiği (İslamoğlu, 1995, 147) veya söz
konusu ayetten önce bu uygulamanın olmuş olabileceğine, fakat bu ayetin
hükmünün bekarlara tahsis edilip, ‘recm’in İslam’ın zina için belirlediği
evrensel bir ceza olarak benimsenmesinin, bir kısım fukahanın tercihi
olduğuna dair (Ö. Özsoy, İ. Güler, 1996, 492) görüşlere de işaret etmek
gerekir.
ÖRNEK 16: (27/Neml Suresi, Ayet: 18)
“3- Neml
vadisi, karıncaların çok bulunduğu bir yer demektir.” (1980, 437).
“3- Neml vadisi, karıncalar deresi demektir. Fakat bunu bu şekilde
tercüme etmek doğru olamaz. Tacülarus, (vadi) kelimesinden bahsederken
Neml vadisinin Jirbin ile Asklan arasında olduğunu, Nemle’nin, karınca
yumurtaları manasındaki Mazin gibi kabile ismi olduğunu anlatır.
(Kamus) da da Nemle’nin bir kabile olduğunu tasrih edilir. (kamus),
Bark kelimesinden bahsederken Abrika, Nemle’nin sularıdır, der.”
(1947, II, 601).
Dipnotların
farklılığı hakkında fazla söze hacet olmadığı son derece açık olmakla
birlikte, meal metnine de bu doğrultuda müdahale yapıldığını belirtmek
isteriz. Büyükçınar’ın meali kendi dipnotuyla uyumlu şöyleki:
“Sonunda
karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir karınca: Ey
karıncalar! dedi, yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ile ordusu farkına
varmadan, sizi çiğneyip ezmesinler”
Ömer Rıza da
kendi dipnotuyla uyumlu olarak ayeti şöyle meallendirmektedir:
“Nihayet
Neml vadisine vardılar. Neml kabilesine mensup bir kadın: Ey
Neml’liler, dedi, yuvalarınıza giriniz ki Süleyman ile ordusu, farkına
varmadan, sizi çiğneyip ezmesinler.”
Meal ve
dipnotların çok farklı iki anlayışın eseri olduğu apaçık. Yazarlar Ömer
Rıza Doğrul’un meal-tefsirinin dördüncü baskısını hazırlama iddiasıyla
değil de, kendi meallerini yapmış olsalardı söylenecek bir şey olamazdı.
Ancak bu haliyle metnin Ömer Rıza Doğrul’un meal ve tefsirini yansıtmadığı
son derece açık. Kaldı ki bu meali verip kendi eleştirilerini de
yapabilirlerdi.
Üstat Mevdudi yukarıya aldığımız yorumlara yer vererek şiddetle eleştirip,
(Mevdudi, 1996, IV, 99-100) devamla; bir karıncanın kendi türünün
fertlerini, vukubulacak bir tehlike karşısında uyarmasının, aklen hiçte
hayret verici olmadığını, Hz. Süleyman’ın karıncayı nasıl duyduğuna dair
bir soruya da; vahiy kelamı gibi çok hafif bir çağrıyı kavrayıp
anlayabilen duyular sahibi bir şahıs (Hz. Süleyman) için, karıncanın sesli
konuşmasını anlamak hiç de zor olamayacağını belirterek, cevap vermektedir
(Mevdudi, 1996, IV, 101).
ÖRNEK 17: (27/Neml Suresi, Ayet: 20)
“6-Burada
Hüdhüd Saba Melikesi ile Hz. Süleyman’ın haberleşmede kullandığı
kuştur.” (1980, 437).
“6- Buradaki Hüdhüd, çavuşkuşu değil, bir adam adıdır. Arap
muharrirleri Himyer hükümdarlarından birinin Hudad namını taşıdığını
söylerler. Bu kelime, Hüdhüd’ün hemen hemen tıpkısıdır. Bu da Hazreti
Süleyman’ın memurlarından biriyle konuştuğunu sarahaten gösterir.
Hazreti Süleyman gibi kudretli, satvetli bir hükümdarın bir kuşu
şiddetli cezalara çarptırması, aklın kabul edemeyeceği bir iş olduğu
gibi çavuşkuşu gibi bir kuşun tevhid akidesini izah ve ifade etmesine
de imkan yoktur.” (1947, II, 601).
Burada da
dipnotun farklı olduğunu söylemeye gerek yok. Burada yazarlar bu dipnotu
verip eleştirmek gibi uğraş isteyen bir iş yapacakları yerde, daha ucuz ve
kolay bir yol seçip, hem de Ömer Rıza’nın kanaatlerinin tam da aksi
yönünde, dipnotu tamamen tahrif etmeyi yeğlemişler.
Mevdudi ise yukarıdaki yoruma yer verip şiddetle eleştirmekle kalmayıp, bu
anlayışta olanları, kendi imansızlığını gizlemek ve münafıkça bir tutum
sergilemekle, suçlamaktadır (Mevdudi, 1996, IV, 103-105). Biz, inanan
insanların yaptıkları ‘samimi’ yorumlarından dolayı -yorumları hatalı olsa
bile- imansızlık ve münafıklıkla itham edilmelerine katılmadığımızı
özellikle belirtmek isteriz. Bu doğrultuda imam Ebu Hanife’nin talebesi
Ebu Mukatil’in, İmama sorduğu bir soru ve İmamın cevabını hatırlatmakla
yetinelim:
“Talebe [Ebu
Mukatil]:(...) acaba, sizin kafir olduğunuz hususunda, şahitlik eden
bir kimse hakkında, sizin şehadetiniz nedir?
Alim [Ebu Hanife] (r.a): Benim şehadetim, onun yalancı olduğu
yönündedir. Bundan dolayı onu, kafir değil, yalancı olarak
isimlendiririm” (Ebu Hanife, 1992, 26).
ÖRNEK 18: (34/Sebe’
Suresi, Ayet: 14)
“9-Hazreti
Süleyman vefat ettiği zaman asasına dayalı olarak ayakta kalmıştı.
Kurt asayı yiyip de asa kırılınca Hz. Süleyman yere düştü ve o zaman
öldüğü anlaşıldı.” (1980, 492)
“9- Hazreti Süleyman’ın asası onun saltanat ve hakimiyetini, asayı
yiyen kurt, Süleyman’ın saltanatını parçalayan oğlunun idaresizliğini
ve zaafını remzeder. Süleyman’ın halefi Rehoboam sefahat ve zevke
dalıp tecrübeli, yaşlı zevatın nasihatlerini dinleyeceğine zevkperest
arkadaşlarına uymuştu. Süleyman’ın saltanat asasını yiyen kurt, bu
kurttu. Kur’an da buna işaret eder. Kurdun asayı yemesi, Süleyman
saltanatının tarumar olması idi. Yine Ayeti Kerimede bahis mevzuu olan
cinler, Süleyman’ın teshir ettiği isyankar kabilelelerin mensupları
idiler. Bunlar, Süleyman saltanatı parçalanıncaya kadar İsrail
oğullarına hizmet etmişlerdi.” (1947, II, 676)
Görüldüğü gibi,
dipnot tamamen tahrif edilerek, okuyucuya ulaşması engellenmiş. Oysa bu
dipnot Süleyman Ateş tarafından tefsirine alınarak okuyucuya sunulmuştur.
Ateş, Ömer Rıza Doğrul’dan aktardığı bu yorumu olumlu-olumsuz herhangi bir
değerlendirme yapmadan tefsirine almıştır (Ateş, 1990, VII, 244).
Razi bu ayeti tefsir ederken, Hz. Süleyman’ın adeti olduğu üzere asasına
dayalı olarak ibadet ederken vefat ettiğini, bu hal üzere günlerce hatta
aylarca kaldığını belirtir. Allah’ın bu durumu cinlerin bilgisizliğini ve
gaybi bilmeyişlerini, hatırlatmak için bir ağaç kurdunun asayı yemesini
murad etmesiyle göstermiştir (Razi, XVIII, 331) demektedir. Esed ise bu
kıssanın; insan hayatının önemsizliği, doğal güçsüzlüğü ile ihtişamın
boşluğu ve geçiciliğini hatırlatan bir mecaz olarak kullanıldığını ifade
eder (Esed, 1997, 874).
Öte yandan Mevdudi ise, yukarıdaki ayeti tefsir ederken söz konusu yorumu
çağdaş müfessirlere atfen yer vermekle birlikte, şiddetle eleştirmiştir (Mevdudi,
1996, IV, 514).
Görüldüğü gibi okuyucu söz konusu yorumla bir şekilde karşılaşmıştır. Oysa
Büyükçınar, bu ve buna benzer farklı yorumları tahrif edeceğine,
okuyucunun takdirine sunup, tahkik ve tenkitlerini ayrıca belirtmiş
olsaydı biz de müstefit olurduk.
SONUÇ
Yukarıdaki
bölümde merhum Ömer Rıza Doğrul’un Tanrı Buyruğu isimli meal-tefsirinin
dördüncü baskısında tespit ettiğimiz tahrifata çeşitli örnekler verilerek
kısa bir değerlendirme yapılmıştır. Hangi gerekçeyle olursa olsun esere ve
müellifine reva görülen bu gayri ilmi tutumu hiçbir suretle tasvip
etmediğimizi tekrar belirtmek isteriz.
Elbette her tefsir bazı zaaflar içerebilir, bu bağlamda tahlil ve tenkide
tabi tutulabilir. Bu yazı söz konusu esere reva görülen tahrifata dikkat
çekmek amacıyla yazıldığından Ömer Rıza Doğrul’un farklı yorum ve
kanaatlerini aktarmak veya bunları tartışmak amacı taşımamaktadır. Bununla
birlikte, bazı yorumların okuyucuya bir şekilde ulaştığına işaret etmek
için, diğer tefsirlerden de örnekler verilerek; söz konusu tahrifatın
hiçbir gerekçeyle izahının mümkün olmadığına işaret edilmek istenmiştir.
Dördüncü baskıda, tahrif dışında ilginç hatalar da var. Mesela adı geçen
kitabın sekseninci sayfasında, “istiaze” konusuna gönderme yapmak için
verilen Romen rakamını “CCV” dikkate alıp, ilgili yere baktığımızda
“istiaze” değil, ‘hacc’ konusuyla karşılaşmaktayız. Yazarlar kitaba
müdahale yaptıkları için orijinal numaralar (CCV gibi) anlamsız hale
gelmiştir-getirtilmiştir. Yazarlar buna bile hassasiyet
göstermediklerinden, okuyucuyu bilgilendirmek için konuyla ilgili doğru
sayfayı (dördüncü baskı için) “CCLII” olarak biz göstermek istedik (Buna
benzer başka bir örnek için bk. dördüncü baskı s. 10). Buna benzer hatalar
olmakla birlikte bunlara değinmeye gerek duymadık.
Tahrifatın yukarıya aldığımız dipnotlarla sınırlı olmadığını daha önce
belirtmiştik. Okuyucunun sabrını zorlamamak ve yazının sınırlarını aşmamak
için diğer tahrifatlara değinmedik. Yazının sonunda tahrif edilmiş
dipnotlar ayrıca gösterilmiştir. Ancak dipnotlara çok çeşitli müdahaleler
yapıldığı için [bazı dipnotlar tamamen, bazıları kıyısından köşesinden
kısmen tahrif edilmiş, bazı dipnotlar tamamen çıkarılmış, bazı dipnotlar
Büyükçınar tarafından eklenmiş (ör. Bakara 78-82, Neml 5 gibi) bazı
dipnotlar meal metniyle ilgili bir sıkıntı oluşturduğu, bazılarına yazarın
kastetmediği yönlendirici ifadeler konarak tahrif edildiği için]
dikkatimizden kaçan bazı noktalar olmuş olabileceğinden, nihai bir tablo
gibi algılanmamalıdır.
Geçen yarım asırlık zaman diliminde yazılmış meal ve tefsirler içerisinde
içerdiği farklı yorumlarıyla (bizce) dikkat çekmesi; tefsir kürsülerimizde
tahlil, tahkik, seviyeli- ilmi tenkit, belki de son devirlerin kültür
miraslarından biri olarak takdir edilmesi gerekirken, tam aksi bir
tutumla, bu düzeyde tahrif edilen başka bir eser bilmiyoruz. Yukarıda
örneklerinin bir kısmını verdiğimiz, ilmi tutumla telifi mümkün olmayan bu
tahrifata karşı, yirmi küsur senelik bir suskunluğu anlamak mümkün
değildir. Bu suskunluğu görünce, dördüncü baskıyı yapan yazarları tenkitle
birlikte, merhum Ömer Rıza Doğrul’un bazı fikirlerini böyle bir baskıyla
da olsa, bize aktarma riskini göze aldıkları için takdir etmek gerekir.
Merhum Ömer Rıza Doğrul ve eserine reva görülen ‘haksızlık’ karşısında, bu
anlaşılmaz ve tasvip edilemez ‘suskunluk’ sürecekse; kitabı tahrif eden
yazarlardan, kitabın aslına sadık kalarak, gerektiğinde kendi tenkitlerini
de içeren beşinci bir baskı yapmaları, okuyucuya ve merhum Ömer Rıza
Doğrul’a karşı ilmi ve ahlaki bir vefa borcu olduğunu, ‘sıradan bir
okuyucu sıfatıyla’ belirtmek durumundayız...
Merhum Ömer Rıza Doğrul’un Tanrı Buyruğu adlı meal-tefsiri ve buna benzer
dini, ilmi kültür mirasımıza gereken ciddiyet ve ilmi gayreti göstermemiz
temennisiyle...
Son sözü, meal-tefsirinin üçüncü basımını göremeden vefat eden Ömer Rıza
Doğrul’un, kitabının ikinci baskısının önsözündeki, son sözleriyle
noktalamak istiyoruz:
“Üçüncü
bir basım ile okurlarımıza yeniden kavuşmak müyesser olmazsa,
hepsinden dileğimiz yalnız bir rahmetle anılmak, yalnız bir Fatihanın
ihdası ile karşılanmaktır.
Bizden bütün okurlarımıza daimi selamlar ve sonsuz saygılar.”
Üsküdar, Sultantepe, 21.6.1947
ÖMER RIZA DOĞRUL
“ TANRI BUYRUĞU”
Ya da
BİR TAHRİFİN ANATOMİSİ
HAZIRLAYAN: İLHAMİ KARABULUT , ANKARA , 2001
EK: TAHRİF EDİLEN DİPNOTLAR *
2-BAKARA, 17 , 27 , 33 , 63 ,(70 – 71) , [78 – 82], 101 , 134 , 150 , 151
, 154 , 251 , 252
3-ALİ İMRAN, 26 , 29 , 32 , 33 , 37 , 39 , 61 .
5-MAİDE, 22 , 26 , 67 .
4-NİSA, 1 , 3 , 22 , 23 .
6-ENAM, 13 , 52 , 61 , 63 .
7-ARAF, 13 , 14 , 21 , 45 , 65 .
8-ENFAL, 33 , 34 .
10-YUNUS, 17 , 22 .
11-HUD, 17, 27 .
13-RAD, 28 .
14-İBRAHİM, 10 .
15-HİCR, 10 , 11 , 20 .
17-İSRA, 1 , 14 , 16 , 24 , 26 .
18-KEHF, 5 , 6 .
19-MERYEM, 5 , 6 , 8 , 10 , 12 , 13 , 14 , 15 .
20-TAHA, 6 , 8 , 9 , 10 .
21-ENBİYA, 23 , 24 , 25 , 31 .
22-HACC, 1 , 2 , 18 , 22 .
23-MÜMİNUN, 3 .
24-NUR, 1 , 14 .
27-NEML, 1 , 2 , 3 , (4) , [5] ,6,10
29-ANKEBUT, 3 , 5 , 6 , 11 .
31-LOKMAN, (2) .
32-SECDE, 2 .
34-SEBE, 4 , 5 , 7 , 9 .
35-FATIR, (4) .
36-YASİN, 4 .
37-SAFFAT, 9 , 10 , (15) .
38-SAD, 11 , (13) , 14 .
40-MÜMİN, 2 .
41-HA-MİM, 12 .
43-ZUHRUF, 15 .
46-AHKAF, 2 .
47-MUHAMMED, 3 .
50-KAF, (3) , 4 .
52-TUR, 1 , 3 .
53-NECM, (3) , (4) .
55-RAHMAN, (4) , (5) , 6 .
67-MÜLK, (5) .
69-HAKKA, 2 , 3 , (7) .
72-CİN, 1 , (4) .
73-MÜZEMMİL, (4) .
75-KIYAMET, 1 .
76-İNSAN, 5 .
78-NEBE’, 2 .
79-NAZİAT, 1 , (2) .
81-TEKVİR, (4) , (5) .
82-İNFİTAR, (1) .
84-İNŞİKAK, (1) .
94-İNŞİRAH,1.
* Normal paranteze alınan numaralar dördüncü baskıda tamamen çıkartılmış
dipnotları, köşeli paranteze alınan numaralar ise dördüncü baskıyı
hazırlayanlar tarafından eklenmiş dipnotları, diğer numaralar ise değişik
düzeyde tahrif edilmiş dipnotları göstermektedir.
Bazı dipnotlar sehven çıkarılmış izlenimi vermektedir. Mesela 69/Hakka
suresine ait 7’inci dipnot, bizde öyle bir izlenim uyandırdı. Zira ayetin
mealine dipnot numarası işlenmiş, ancak dipnotun yazımı muhtemelen
unutulmuştur (dördüncü baskı, 1980, s. 639). Ancak bazıları da bilinçli
olarak çıkarılmıştır (72/Cin suresi 4’üncü dipnot gibi).
Eklenen ve çıkarılan dipnotların yarattığı karışıklığa değinmek, bazı
okuyucuları sıkabilecek bir teferruat olduğu için bunlara değinmedik.
Karşılaştırma yapan okuyuculara, eklenen ve çıkarılan dipnotun hangi ayete
ait olduğuna dikkat etmelerini önermekle yetinelim...
KAYNAKÇA*
Akdemir, Salih, Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri -eleştirel bir
yaklaşım-, Akid Yayıncılık, Ankara, 1989.
Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, I-XII, Yeni Ufuklar
Neşriyat, İstanbul, 1988-1991.
el-Behiy, Muhammed, İnanç ve Amelde Kur’an-i Kavrımlar, (Çev. Ali
Turgut), Yöneliş, 2. baskı, İstanbul, 1988.
Carullah, Musa, Hatun, (Çev. Mehmet Görmez), Kitabiyat, Ankara,
1999.
Cündioğlu, Dücane, Söz’ün Özü -Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair-,
Tibyan Yayınları, İstanbul, 1996.
Çiftçi, Adil, Fazlur Rahman ile İslam’ı Yeniden Düşünmek, Kitabiyat,
Ankara, 2000.
Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, (Hazırlayan, A. Muhtar Büyükçınar),
İnkılap ve Aka Kitabevleri, 4. baskı, İstanbul, 1980.
Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, I-II, Ahmet Halit Kitabevi, 2.
baskı, İstanbul, 1947.
Ebu Hanife, Numan b. Sabit, el-Alim ve’l-Müteallim (İmam-ı Azamın
Beş eseri içinde), (Çev. Mustafa Öz), İstanbul, 1992.
Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, (Çev. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk),
İşaret Yayınları, İstanbul, 1997.
Fazlur Rahman, İslam, (Çev. Mehmet Dağ, Mehmet Aydın), Selçuk
Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1992.
Fazlur Rahman, İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp -Değişim ve Kimlik-,
(Çev. Adnan Bülent baloğlu, Adil çiftçi), Ankara Okulu Yayınları, Ankara,
1997.
Filibeli, Ahmed Hilmi, İslam Tarihi, I-II, (Sadeleştiren. M.
Rahmi), Sağlam Kitabevi, İstanbul, 1979.
Güler, İlhami - Özsoy, Ömer, Konularına Göre Kur’an (Sistematik
Fihrist), Fecr Yayınları, Ankara, 1996.
Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, I-II, (Çev. Salih Tuğ),
İrfan Yayınevi, İstanbul, 1980.
İbn Kesir, Muhtasar Kur’an-ı Kerim Tefsiri, I-V, (Çev. Bekir
Karlığa), Çağrı Yayınları, İstanbul, 1990.
İbn-i Hişam, Siret-i İbn-i Hişam -İslam Tarihi-, I-IV, (Çev. Hasan
Ege), Kahraman Yayınları, İstanbul, 1985.
İslamoğlu, Mustafa, İsrail Oğulları’ndan Ümmet-i Muhammed’e
Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1995.
Mevdudi, Ebu’l Al’a, Tefhimu’l Kur’an Kur’an’ın Anlamı ve Tefsiri,
I-VII, (Çev. Muhammed Han Kayani, Yusuf Karaca, Nazife Şişman, İsmail
Bosnalı, Ali Ünal, Hamdi Aktaş), İnsan Yayınları, 2. baskı, İstanbul,
1996.
Olgun, Tahir’ul Mevlevi, Matbuat Alemindeki Hayatım ve İstiklal
Mahkemeleri, Nehir Yayınları, İstanbul, 1991.
Özsoy, Ömer, “Dinsel Bir Metin Olarak Kur’an’ın Bazı İfade
Özellikleri”, (Bilgi Vakfı, 1. Kur’an Sempozyumu), Ankara, 1994.
er-Razi, Fahruddin, Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), I-XXIII, (Çev.
Suat Yıldırım, Lütfullah Cebeci, Sadık Kılıç, C. Sadık Doğru), Akçağ,
Ankara, 1988-1995.
eş-Şatıbi, Ebu İshak, El-Muvafakat -İslami İlimler Metodolojisi-, (Çev.
Mehmet Erdoğan), İz Yayıncılık, İstanbul, 1990-1993.
et-Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Tefsiri Taberi, I, (Çev.
Kerim Aytekin, Hasan Karakaya), Hisar yayınevi, İstanbul, 1996.
Uzun, Mustafa, “DOĞRUL, Ömer Rıza”, (TDV. İslam Ansiklopedisi), IX,
İstanbul, 1994.
Watt, W. Montgomery, Modern Dünyada İslam Vahyi, (Çev. Mehmet S.
Aydın), Hülbe Yayınları, Ankara,1982.
Yazır, Elmalı’lı Muhammed Hamdi, I-X, Hak Dini Kur’an Dili, Eser
Neşriyat, İstanbul, 1971.
Zeyveli, Hikmet, “Kur’an’ın Aktüel Değeri Üzerine”, (Bilgi Vakfı 1.
Kur’an Sempozyumu), Ankara, 1994.
* “el” harf-i tarifi alfabetik sırada dikkate alınmamıştır.
|